Yazar Hakkında

Nihâl MİRDOĞAN -YÖNETİM KURUL BAŞK.-
İstanbul - TÜRKİYE
"BUGÜNDEN SONRA DİVANDA, DERGAHTA, BARGAHTA, MECLİSTE VE MEYDANDA TÜRKÇE'DEN BAŞKA DİL KULLANILMAYACAKTIR." Karamanoğlu MEHMET BEY

Şiirlerim - Makalelerim - Hikayelerim

OSMANLI TÜRKÇESİ

Kaşgarlı Mahmud'un Dîvân'ında bahsettiği Oğuz ve Hâkâniye diye adlandırdığı iki edebi şiveden biri olan Oğuz Türk'lerinin kullandığı dilin devamı olan ve Türk'lüğün îslâmi devlet içinde gelişen, Osmanlı hanedanına nisbetle, devlete ve resmî yazışma dilini kapsayıp Osmanlıca adını alan, Selçuklu'ların son zamanlarından Cumhuriyet Devrine kadar yedi yüzyıl kullanılan ve kesintisiz eserlerini veren OSMANLI TÜRKLÜĞÜ'nün dilidir.

Bu itibarla Osmanlı Türkçesi olarak adlandırmak gerekir. Osmanlıca deyimi daha çok doğulu dil edebiyat bilginleri tarafından verilmisşir.

 

Kaşgarlı Mahmud, 11. yüzyılda yaşayan Türk dil bilgini, Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eseriyle ünlüdür. Karahanlılar soyundandır. 1072 yılında yazmaya başladığı eserini 1074′te tamamlayarak Bağdat’ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah’a sundı. Eserin el yazması tek kopyası Fatih Millet Kütüphanesi’nde 1910 yılında bulundu. 1915-1917 yıllarında öğretmen Kilisli Rifat Efendi’nin çevirisi üç, Besim Atalay’ın çevirisi ise beş cilt olarak basıldı.

Divân-ı Lügati't-Türk (Arapça: ديوان لغات الترك), Kaşgarlı Mahmut tarafından Bağdat'ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça sözlüktür. Türkçe'nin bilinen en eski sözlüğü olup, batı Asya yazı Türkçesi hakkında varolan en kapsamlı ve önemli dil anıtıdır. El yazması nüshası 638 sayfadır ve yaklaşık 9000 Türkçe kelimenin ve cümlenin oldukça ayrıntılı Arapça ve başka dillerde açıklamasını içerir.

Eski Türkçe Devresi'nden sonra, Türk kültür târihi içinde eserlerimiz Türk'lüğün göçleri ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkması üzerine; içinde Kuzey-Doğu (Kıpçak, Çagatay) ve Batı Türkçesini alan onüçüncü asra kadar "Müsterek Orta Asya Yazı Dili" verilmistir. Batı Türkçesi adını verdiğimiz Oğuz Türkçesi; Osmanli Türkçesi, Azerbaycan  ile birlikte olan müşterek devrelerini, hemen hemen onbeşinci yüzyılın ortalarına kadar sürdürürler. Ancak bu zamandan sonradır ki,

Selçuklu'lar, Türk-İslâm devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuz'ların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. 10. yüzyılın sonu ile 11. yüzyılın başlarında İslamı kabul ettiler. Selçuklular; Çin'den, Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen'den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir.
Selçuklular Devri'nin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adı ile andığımız her iki agizin müsterek oldukları zaman görülen bâzı ayrılıkların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Azerbaycan Türkçesi'nde umûmîleşerek onaltıncı yüzyıldan başlamak üzere iki ağızın kesin çizgilerle ayrılmasına sebeb olur. Bunun yaninda her iki şivenin komsularından alınan kelimeler, Arapça ve Farsça olanlar hâriç, Azerbaycan ve Osmanlı Türkçelerinde anlaşmada çıkacak ikinci bir ayrılığı ortaya çıkarırlar. Azerbaycan Türkçesi daha çok Rusça ve Moğolca ile onlara yakın yerlilerin ve Hintçe'nin kollarından kelimeler alırken, Osmanlı Türkçesi de komşu Avrupa milletlerinin dillerinden kelimeler almıştır. Gerçekte, kurulan büyük bir imparatorluğun sınırları içine aldığı pek çok milletin dilinden Osmanlı Türkçesi, topraklarla birlikte yeni kelimeler de fethederek onları millileştirmiştir. Bu durum az çok Türkçe'nin karekteri icâbi da böyledir. Bu kelimeler daha çok, Italyan, Yunan, Arnavut, Sırp, Romen, Bulgar vs. gibi milletlerin dillerinden girmiştir.

Selçuklular, Türk-İslam devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. 10. yüzyılın sonu ile 11. yüzyılın başlarında İslamı kabul ettiler. Selçuklular; Çin'den, Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen'den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir.Türkçe'nin içinde yoğurulurlar.

 

Türkçe, diğer Türk dilleriyle birlikte Altay dil ailesinin bir kolunu oluşturur. Bu ailenin diğer üyeleri Moğolca, Mançu-Tunguzca ve Korecedir. Japoncanın Altay dil ailesinin bir üyesi olup olmadığı konusu tartışılmaktadır.
Arapça ve Hami-Sami Dil Ailesi'nin Sami koluna mensup bir lisan. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca, Türkiye ve İran'da ise Arap azınlıklarca kullanılmaktadır.
Farsça'dan gelen kelimeler ise yadırganmazlar. Çünkü Osmanlılarda bu iki dile hiç bir zaman yabancı diller gözü ile bakılmaz. Bu sebepledir ki Türkçe başta olmak üzere Arapça ve Farsça dilbilgisi unsurları Osmanlı Türkçesine girmiş yabancı kelimelerde herhangi bir ayrılık gözetilmediğinden, hatalı kelime bile olsa  Türk zekâ ve kabiliyetinden süzülüp, uygun kelimeler ortaya çıkmıştır. Bu durum tamlamalara da sirayet etmiştir ve Türk'ün olmuştur.

İslâmi devre içerisinde Batı Türklüğünün dili olan Osmanlı Türkçesi, devre itibariyle Türk Dili Tarihinin Orta ve Yeni Türkçe Devreleri içine girmektedir. Tarihî Türkiye Türkçesi adını da verdiğimiz Osmanlı Türkçesi ilk devir eserlerinde; Türkî, Lisân-i Türkî ve Türkmence olarak adlandirilir.

Kökü itibarıyla dünyanın en eski dilleri arasında yer alan Farsça, milattan yediyüz yıl öncesine ait açık tarihi ve bin yıllık yazılı eserleriyle İran’ın köklü ve sağlam kültürünü komşu ülkelere kadar tanıtmıştır.

Fuat Paşa tarafından yazilan gramerin adı da Kavâid-i Osmaniye'dir. Cevdet Pasa daha sonra Osmanlı lafzını bırakmadan eserini tekrar yazmıştır. Bu isim daha bâzı dilbilgisi kitaplarında Lisân-i Osmânî, Osmanlıca, Osmanlı Sarfi, Nahv-i Osmânî, Osmanlıca Dersleri gibi günümüze kadar gelmektedir. Ancak Süleyman Paşa ve Semseddin Sâmî gibi .. yazdığı gramerlerde ilm-i sarf-i Türkî ve Nev usûl Sarf-i Türkî gibi yine Türkî lafzina yer verilir. Deny ve Redhouse gibi batılılar ise, eserlerinde her iki kelimeye de yer vermişlerdir.

Onüçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam eden alfâbe olarak Arap menşeyli îslâmi Türk alfabesine yer veren Osmanlı Türkçesini ;

1. Eski Osmanlıca,

2. Klasik Osmanlıca,

3. Yeni Osmanlıca olarak üç devreye ayırmak gerekir.

Birinci devre, yukarıda da belirtildigi gibi Osmanlı Türkçesi, Azerbaycan Türkçelerinin birleştigi onüç-onbeşinci yüzyılları içine alan, yabancı dillerden gelen kelimelerin az oldugu anlaşılır ve açık Türkçe devresidir. Bu devreye Eski Anadolu Türkçesi veya İlk Osmanlı Türkçesi de denmektedir.

İkinci devre Klâsik Osmanlıca Devri'dir ki onaltı-ondokuzuncu asırları içine almaktadır. Türkçe bu devrede Arapça ve Farsça'dan gelen kelime ve dilbilgisi kaidelerine ziyadesi ile açılmıştır. Ancak bu durum, yazılan eserlerin mevzuuna ve islenişine'göre, dilin açık ve anlaşılır veya kapalı olması şekli, değişmektedir. Meselâ Bâkî'nin Dîvânını anlamak güçdür.Fakat Meâlimü'l-Yakîn adli kitabi gayet açıktır ve anlamada zorluk çekilmez. Ancak belirli kültür seviyesine ulasmamış bir insan, hangi devirde olursa olsun günlük kelimelerin dışında hiç bir şey anlamaz  Bu durum göz önüne alındığı takdirde,maalesef ki  çobanın ve pâdişâhin dili bir olmayacaktır. Çünkü dünyaları başkadır. Fakat umumiyetle onaltıncı yüzyıldan itibaren Arapça ve Farsça'dan meydana gelen kelimeler ağırlık kazanmaya baslar, onyedinci ve on sekizinci yüzyıllarda gittikçe koyulaşır, anlaşılmaz bir hâl alır. Türkçe kelimelerin cümlenin sâdece fiilinde kaldığı görülür. Nesir dilinde pek fazla anlaşmazlık ortaya çikar. Nazım dili ise, bir noktada ölçülü bir cümle yapısına sahib oldugu için, kendini pek kaybetmez. Bu devre Klâsik Osmanlıca olarak adlandırılan devirdir. Ancak bunda büyüyen ve gelişen bir devletin, her sahada, dilindeki ihtişam ve ifâde kabiliyetinin bulunması ve kültür seviyesi hayatının yükselmesi de büyük rol oynamıştır. Devrenin sonunda bu durum halk siirinde de kendini göstermistir. Fakat bu iki yüzyılda halk siirinin dili 1908'den sonra gerçekleştirilecek olan ikiliği ortadan kaldırmış ve halk dili ile yüksek zümre dili birbirine yaklaşmıştır.

Yeni Osmanlı Türkçesi Devresi ise, ondokuz-yirminci asırları Cumhuriyet devrine kadar içine almaktadır. Osmanlıca'nın bu sonuncu devresi, gazeteci lisânının başladığı, Arapça ve Farsça tertiplerin çözüldüğü Türkçe'nin kendi kaidelerine sahip çıkmaya basladığı devirdir. Fakat bu devrede de Arap ve Fars dillerinden gelen kelimelerin yanında batı dillerinden pek fazla kelime gelmiştir. Hattâ bu durum Cumhuriyet devrinden sonra günümüze kadar uzanmıştır.

Her ne şekilde olursa olsun Osmanli Türkçesi'ne, kültür dili olması nedeni ile, bir yüksek zümre dili olarak bakmak mümkündür. Ancak "Arapça, Farsça ve Türkçe'nin karışımı bir dildir" demek yanlıştır. Eğer öyle olsa idi geride kalan kültür hazinesine Arapların ve Parsların da sahip çıkması gerekirdi. Halbuki bu hazine, sâdece Türk Milleti'nindir. Yalnız bu dil zeki selim sahibi yüksek tabakanın dili olmuş ve halk dilinden ayrılmış olarak zuhur etmiştir. Yazı dili, aradığı açık ve anlaşılır şekle ancak yirminci asrın başlarında kavuşmuştur. Böylece bu devirden sonra yazı ve halk dili birbirine yaklaşmış ve zamanla aradaki açığı kapatmıştır.

Osmanlı Türkçesi içinde ele aldığımız ilk devre ise sonda yer alan her iki devreden daha açık ve anlaşılır bir durum gösterir. Bu devrenin eserleri bugün bile anlaşılır durumdadır. Fakat son devre nisbete ilk devrede, sonradan kullanıştan düsen kelimeler yer almaktadir. Bugün milletimizin zevkle okuduğu Yunus Divâni ve Mevlid gibi eserler bu devrin mahsûlüdür. Her ne şekilde olursa olsun Osmanlı Türkçesi, yedi yüzyıl süren uzun ömrü ile Türk'lüğün en büyük yazı dili olmuştur.

Ve bir dilin Dil olabilmesi ve millileşebilmesi için, kelime alıp vermesi gerekmektedir.Bulunduğumuz coğrafyada yüzlerce uygarlıkla ilişki kurduğumuz için kelime almışız ve vermişiz. Beykent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Günay Karaağaç'ın 10 yıllık çalışması sonucunda hazırlanan "Türkçe Verintiler Sözlüğü"sözlüğüne göre ;

Verdiğimiz bazı kelimeler ...

 

Tek tek kelime olarak değerlendirdiğimizde ise verdiğimiz 20 binden fazla kelime vardır.
Türkçe'nin diğer dillere verdiği bazı kelime ve anlamları şöyle:


ABA
(Yünden yapılan kumaş):

Rusça.: abá "kalın ipten gevşek dokunmuş kumaş"
Ermenice: aba "yünlü kumaştan yapılmış
palto"
Sırpça: haba "kalın çuha"


AÇIK

Farsça: açig (ağaçsız ve açık yer, alan)
Rumence: acíc, (üstü örtülü olmayan)
Yunanca: açíh-açiğá (açık açık, açıkça)
çikmaví (açık mavi)


ADA

Bulgarca: adá, adalíya (adalı)
Arnavutça: hadë


BABA

Farsça: baba (baba, saygı değer yaşlı)
Rusça: babá, babáy (büyük baba, dede)
Bulgarca: babá, babó, bóba, babáya, babáyko, bubáyko


BACANAK

Farsça: bacanak
Rusça: bacınak
Yunanca: bacanákis


ÇADIR

Çince: chádié'ér
Urduca: çatr (padişah için kullanılan büyük şemsiye)
Yunanca: çadíri (çadır; dağınık ev veya oda)


ÇAKAL
İtalyanca: sciacallo, jacal, sciacal (avının üzerine atılmağa hazır kimse; dehşet günlerinde vurgunculuk yapan kimse; gösterişli cenaze törenleri düzenleyen kimse)
Fransızca: chacal-chakal


ELÇİ

Çince: é'erqin
İngilizce: elchee


KÖŞK

Farsça: kûsk

Fransızca: kiosque

İngilizce: kiosk, kiosque

 

Sırpça'da  ise 9 bin Türkçe sözcük

Türkçe Verintiler Sözlüğü çalışmasına göre, Türkçeden diğer dillere geçen yaklaşık olarak sözcük sayıları şöyle:


Çince 300
Farsça 3000
Urduca 227
Arapça 2000
Rusça 2500
Ermenice 4260
Ukraynaca 800
Macarca 2000
Rumence 3000
Bulgarca 3500
Sırpça 9000
Çekçe 248
İtalyanca 146
Arnavutça 3000
Yunanca 3000
İngilizce 470
Almanca 166


Yorumlar

Yorum Bulunamadı