Yazar Hakkında

Nihâl MİRDOĞAN -YÖNETİM KURUL BAŞK.-
İstanbul - TÜRKİYE
"BUGÜNDEN SONRA DİVANDA, DERGAHTA, BARGAHTA, MECLİSTE VE MEYDANDA TÜRKÇE'DEN BAŞKA DİL KULLANILMAYACAKTIR." Karamanoğlu MEHMET BEY

Şiirlerim - Makalelerim - Hikayelerim

FEZAILÜ'L-ETRAK VE ‘ALLAH’IN ORDUSU’

http://www.yeraltitarih.com/2014/04/fezailul-etrak-ve-allahin-ordusu-2012.html

 

FEZAILÜ'L-ETRAK VE ‘ALLAH’IN ORDUSU’ (2012)

 

Müslüman olmadan önce de Arap seyyahlarının özelliklerini yazdığı Türkler, müslüman olduktan sonra daha yakından tarif ve tasvir ediliyorlardı. Haklarında kitaplar yazılıyor, övgülere mazhar oluyorlardı. Bu kitaplardan şüphesiz en ilgi çekici olanı el-Cahiz’in (8.-9. yüzyıl) ‘Fezailü’l Etrak’ (Türklerin faziletleri) isimli kitaptır. Araplar tarafından dönemin Türk algısını açıkça ortaya koyan bu eser, Türkleri sürekli övmekte ve göklere çıkarmaktadır.

Yazımın ana konusu o kitabın içeriğine dair olmakla beraber, öncesinde Türklere islam aleminde nasıl bakıldığını göstermek amacıyla başka islam kaynaklarında alıntılar yaparak devam etmek istiyorum. Türklerin Arapların cahiliye döneminden itibaren bilhassa askeri meziyetleriyle ünlendikleri yazılıyor.

Avs bin Hacr 620 yılında Türkleri ellerinde sopalı görünce devesini sularından çevirdin demektedir. Türklerin, Emevi şair el-Veli bin Abdül Melik 742-743 yılında yazdığı bir şiirde, hırçın taylar üzerinde kah öne doğru, kah arkaya doğru  ok atabilmesine şaşılmaması gerektiğini, kendisinin dedesinin hakan olduğunu yazıyordu.

İbrahim bin el-İzzi (ol. 1120) ‘Türklerden bir bölüğü (harp ederken gördüm). Onlar düşmana hücum ederken sanki bir gök gürültüsünü andırıyordu. Oysa onlar öyle bir millettir ki kendileri ile dost geçinildiği ve iyi karşılandıkları zaman melekler gibidirler, aksine onlar bir kere harbe girerlerse (ele avuca sığmaz) ifritler gibi olurlar’demektedir. İbnu’l Fakih ise ‘Türkler insanlar arasında düşmanların en yamanı, kafirlerin mücadele yönünden en serti, hayatın çile ve meşakketlerine karşı da en sabırlı, nimetlerde ise en az istifade eden (kanaatkar) bir kimsedir’ der. İbn Havkal (10. yüzyıl) adlı yazar ise Türklerin neden halife ordularına alındıkları şöyle aktarıyordu:‘Türkler cesaret ve şiddet bakımlarından diğer insanlara üstün oldukları için halifelerin askerleri, Türklerin beyleri de halifelerin kumandanları olmuşlardır. Türk askerleri diğer ırkların askerlerine nazaran kudret, cesaret, cüret, atılganlık bakımından üstündürler. İyi hizmetleri, itaatleri, giyimlerindeki gösteriş, kumandanları, maiyyetleri, hizmetkarlarının ileri gelenleri olmuşlardır. O kadar ki önce hilafetin maiyyeti sonra adamları oldular.’ İbn Havkal bununla birlikte esirler arasından en yakışıklı, en güzel, hepsini en iyisi ve en pahalısının Türk köleler olduğunu yazar. Mekke ve Medine pazarlarında satılan en pahalı kölelerin Türkler oldukları bilinen bir gerçektir. 11. yüzyılda yaşamış olan İbn Hassul Selçuklular hakkında şunu der:‘Bütün milletler içinde cesaret ve secaatte Türkmenlerden (Selçuklulardan) daha ileride olan ve büyük amaçları elde etmek uğrunda daha ileri gidebilen bir millet yoktur.Allahu teala onları arslan suretinde yaratmıştır... Türk, bağı çözüldükten sonra, askere başbuğ olmak veya perdedarlık etmek veya bir topluma emir vermek ve yasak koymaktan başka bir işe razı olmaz.’

Arap ve islam kaynaklarında Türkleri meth eden cümleleri çoğaltmak gayet mümkün, fakat hepsinin bu üstte aktardığım cümlelerin minvalinde olduğundan gereksiz yere yazıyı uzatmak istemiyor, El-Cahiz’in eserine geçiyorum.

El-Cahiz de eserinde diğer islam kaynakları gibi Türklerin savaşçılığından ve yiğitliğinden dem vurmaktadır, fakat onu ayıran özellik ise açıkça Türklere hayran olmasından kaynaklanır. ‘Türklerin faziletleri’ isimli kitabında konuya sakin bir giriş yapar fakat devamında Türkleri çesitli meziyetlerinden dolayı över. ‘Türkler yavuz binicidirler. Hücumda düşmanlarını kolaylıkla çevirip bozarlar. On millete mensup, on yiğit adamın kuvveti, tek bir kimsede toplansa, yine bir Türk’e bedel olamaz. Türkler yaltaklanma, yalan sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacık, gösteriş, dostlarına karşı havalı, arkadaşalarına karşı fenalık, bi'dat nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Türkler pek namuslu insanlardır.’ Humayd’a atfen sunlari aktarir Cahiz: ‘Türk, Harici ile birlikte yola çıksa, Harici henüz hafifçe hızlanmadan Türk bütün hızıyla gitmeye başlar. Türk hem çoban, hem seyis, hem cambaz, hem baytar, hem süvaridir. Hülasa bir Türk başlı başına bir millettir.’ Kitabin baska bir yerinde ise; ‘Türkler pek namuslu insanlardır. Ne harpte, ne sulhta hile bilmezler, fırsattan istifadeye tenezzül etmezler. Özleri ve sözleri doğrudur. Aralarında ihtilaf yoktur. Bir Türkün tembellik, nifak, zem, casusluk yapması kibir satması, büyüklerine saygısızlık göstermesi tasavvur bile olunamaz. Onların vatanlarına bağlılıkları her hasletlerin üstündedir. Memleket almaktan ziyade hakim olmak için harbi severler. Başka milletler gibi dedikodu yapmazlar, havai sözlerden hoşlanmazlar. En çok konuştukları şey cenktir, zaferdir. Eğlenceleri ise attır, silahtır’ demektedir. Yine su cümleler ona aittir: ‘Türk, başkalarını takip etsin veya başkaları tarafından takip edilsin, atının sırtında gafil avlanmaz’ (…) ‘Türk, eli kolu bağlı olarak bir kuyuya atılsa, mutlaka bir çaresini bulup kurtulur’ (…) ‘Türkler bir orduya karşı saf bağlayınca, düşman saflarında bir eksiklik varsa hepsi onu görür ve bilir (…) Türkler savaşta takip olunmazlar, başkalarını takip ederler.’ (…) ‘Türk diğer askerlerle yola çıkarsa başkaları 10 mil kat etmeden Türk 20 mil kateder, sağındaki ve solundaki askerler geride kalır. Avlanmak için dağların tepelerine tırmanır, vadilerin derinliklerine iner. Bu arada, sürünen, yürüyen, uçan ve konan her şeye ok atar.’ Ayrıca, ‘Türk askerler arasında hiç bir zaman diğerleri gibi yürümez. Asla, doğru da yürümez’ dedi.’ (…) Sumâme sözlerine şunları da ilâve etti: ‘Horasan yolunda önümüze bir Türk çıktı. Başımızda askerleri ile beraber hücum eden kahraman bir kumandan vardı. Türk ile aramızda bir vâdi bulunmakta idi. Türk, kumandandan mübâreze yapmak için bir süvârî istedi. Kumandan ona karşı ömrümde kendisinden daha mükemmel, daha yetişkin ve daha boylu posluydu. Bunu görmediğim birini çıkardı. Bu süvârî onun yanına geçti. Ikisi bir müddet birbirleri ile mücâdele ettiler. Arkadaşımızın onun gibi birkaç kişiye kâfi geleceğini zannediyorduk. O ise hu esnada bizden uzaklaşıyordu. Bir aralık Türk gerisin geri kaçmaya başladı. Bu hareketi, arkadaşımızın onu alt ettiğini zannettiğimiz bir sırada yaptı. Süvârî de onu takip etmeye koyuldu. Türkün başını kesip getireceğinde şüphe etmiyorduk. Farkına varamadık, bir de ne görelim, arkadaşımız atın üzerinden kayboldu ve ayrıldı. Türk ise atından inerek onu öldürdü ve eşyalarını aldı. Sonra onun atını yakalayıp yanına yedeğe alarak gitti.’ Sumâme yine dedi ki: ‘Bu Türk’ü daha sonraları tekrar gördüm. El Fazl b. Sehl’in sarayına esir olarak getirilmişti. Ona, “o gün bunu nasıl yaptığım, süvariyi nasıl oyalayıp ta önce onun kendisine nasıl üstün geldiğini, sonra gerisin geri kaçmaya başlayıp ta onu nasıl öldürdüğünü” sordum? O ise şöyle cevap verdi: ‘Ben, onu vadiyi geçtiği sırada öldürmek isteseydim, bu pek kolaydı. Fakat onu aldatıp eşyaları ile atını alabilmek için arkadaşlarından uzaklaştırdım. (…) Sumâme şunu da ilâve etti: ‘Bir de ne göreyim. Diğer askerlerden herhangi bir süvariye istediği gibi harp oyunu ve hilesi yapıyor.’ Sumâme, ‘Onların elinde bir müddet esir kaldım. Onlar gibi, insana ikram ve taltifte bulunanları görmedim’ dedim. Arap olan ve Türkler hakkında verdiği haberlerde töhmet edilmemesi gereken Sumâme b. Asras bunları söylüyor.’ (…)Farslar ödüs (ilkut) (devlet) yönetiminde, Yunanlılar bilimde, Çinliler el işlerinde, Türkler savaşcılıkta üstündür.’

 

El-Cahiz Türklerin yiğitliklerine dair kendisinin şahit olduğu olayları da ballandıra ballandıra anlatır. Cahiz’in diğer Arap yazarlarından farklı olarak Türklerin meziyetlerine dair öne çıkardığı bir de vatanperverlik bahsi vardır. Bu konuda üstte bir cümle geçse de, olayı daha belirgin hale getiren satırlar da vardır. ‘Türkler Araplardan başka milletler içinde vatan sevgisine en fazla sahip olan millettir. Çünkü onların vücutlarının terkibinde, tabiatlarının karışımında ahlat (kan, balgam, safra, savda) başka milletlerin sahip olmadıkları derecede memleketlerine, topraklarına dair hususiyetler, vatanlarının suyuna çekme hassası ve diğer kardeşlerine benzerlik vardır. (…) Fakat bu konuda (insanların kökenini tahmin etme) Türklerde yanılmazsın. Onların nereli olduklarını anlamak için kıyafet ilmine, ferasete, başkalarına sormaya ihtiyaç duymazsın. Türklerin kadınları da erkekleri gibidir. Hayvanları kendileri gibi Türk hususiyetini taşır (Türkidir.) (…) Vatan sevgisi, bütün insanları ve bütün memleketleri kapsayan bir hususiyet olmakla beraber aralarında benzerlik, uygunluk vücut benzerliği ve vücutlarındaki terkibin aynı olması dolayısıyla Türklerde diğer milletlerden daha fazla ve daha köklüdür.’ (…) Vatan üzerinde titreme, ona istiyak ve arzu Kur'ân'da geçer. İnsanlar arasında dolaşan mushaflarda yazlıdır. Yalnız, saydığımız sebeplerden dolayı Türkün vatanına karşı duyduğu istiyak diğer insanlara göre daha fazla ve şiddetlidir. Kuvvetli bir azme sahip olmalarından ve alışamadıkları adetlerden daha fazla Türkleri vatanlarına dönmeyi sevkeden başka sebep de şudur, şöyle ki ‘İkamet etmek bir yerde eğlenmek, uzun müddet kalmak, beklemek, az hareket etmek, az işle meşgul olmak Türklere çok ağır gelir zira onların bünyeleri hareket üzerine kurulmuştur. Durmaktan nasipleri yoktur. Ruhi kuvvetleri bedeni kuvvetlerinden daha fazladır. Onlar ateşli, hararetli, anlayışlı kimselerdir. Hatıraları çok, bakışaları keskindir. Kit geçimi acizlik, uzun zaman bir yerde kalmayı ahmaklık, rahatlığı ayakbağı, kanaatkarlığı azımsızlık, muharebeyi terk etmenin zillet getireceğine kabul ederler.’

Cahiz Türklerin tabiatlarından dolayı vatanperver olduklarını söyler ve hayvanlarının dahi Türki özellikler ihtiva ettiğini, kendine has olduklarını iletir. Göktürk Hanedanlığından beri süregelmiş Türklerdeki vatanperverlik ve milliyetçiliğin Cahiz’in de gözünden kaçmadığı anlaşılıyor. Cahiz Türkler hakkındaki bazı hadisleri de aktarıyor ve eserini noktalıyor.

Türklerin meziyeteri hadislerde de öne çıkmıştır. Taberi’nin naklettiğine göre; ‘Ülkeleri (düşmana karşı) koruma gücü on kısma ayrıldı: Bunun dokuzu Türklere ve biri diğer milletlere verildi. Yine böyle, cimrilikte on kısma ayrıldı; bunun dokuzu İranlılara biride diğer milletlere, cömertlikte on kısma ayrıldı; dokuzu ehli Sudana biride diğer insanlara, haya da ön kısma ayrıldı; dokuzu kadınlara , biride diğer insanlara, hased (nifak) de on kısma ayrıldı; dokuzu Araplara biri diğer milletlere, kibirde on kısma ayrıldı; dokuzu Rumlara biri diğer milletlere verildi.’ (Arapların fitnebazlığı hadislerde geçmektedir.)

Bu hadislerle birlikte Türklerin dünyaya iki kere hakim olacaklarını, Avrupa’ya kadar ulaşacaklarını Ebu Davud, Buharı, Müslim gibi hadisçilerin nakillerinde okumaktayız. Türklerin müslüman olma sürecinde siyasi sebeplerle öne çıkarılmış hadislerden biri Kaşgarlı Mahmut’un ‘Divan-ı Lugat-it Türk’ adlı eserinde Buhara ve Nisapur hadisçilerinden alıp yazdığı hadistir: ‘Ulu ve Aziz olan Allah diyor ki; ‘Benim Türk ismini verdiğim ve doğuda yerleştirdiğim bir takım askerim vardır ki, her hangi bir kavme karşı gazaba gelecek olursam o Türk askerimi işte o kavmın üstüne saldırtırım.’ Bu hadisin sahihliği elbette tartışılır, fakat mühim olan zaten bu değildir. Kaşgarlı Mahmut’un bu hadisi aktardığına göre, Türklerin müslüman olma süreçlerinde kendilerini ‘Allah’ın Ordusu’ olarak gördükleri kuvvetle muhtemeldir. Divan’ın Araplara yönelik yazıldığını da düşünürsek, Türklerin ‘Allah’ın Ordusu’ öldüğü propagandasının Araplar ve diğer müslümanlar içinde de yayıldığını düşünmek mümkün. Araplardan sonra Avrupalıların da Türkleri ‘gazap verici, cezalandırıcı olarak gönderilmiş Tanrı Ordusu’ olarak algılamaları ilginçtir. Fakat bu yaklaşım Türkler için ilk değildir, Hunlar için da aynısı yazılmıştır.

İslamlaşma sürecinde vatanperverlik ve milliyetçilikleri ile beraber Türklerin savaşçılık, yiğitlik, doğruluk, dürüstlük, güzellik ve mertlikleriyle öne çıktıkları görülüyor. Zamanında en tercih edilen köleler konumundaki Türkler, meşreplerine uygun olarak kölelikten kısa sürede sıyrılıp efendilerini itaat altına alıyor, İslam Sancağını kifayetsiz yöneticilerden alıp dünyanın dört bir tarafına yayıyorlardı. Kendilerine ‘Allah’ın Ordusu’ diye bakılıyor, onlar da kendilerine öyle görüp ona göre hareket ediyorlardı.

 

islamlasma1

5th April 2014, Yasin Sari tarafından yayınlandı


Yorumlar

Yorum Bulunamadı