Sevgili Şiir Fırtınası Dostları, Winamp aracılığıyla radyo yayınımızı dinlemek için burayı tıklayınız
Anasayfa
Edebiyat Okulu
Serbest Kürsü
Beyin Fırtınası
Yazılı Şiir Arşivi
Hikaye Arşivi
Makale Arşivi
Usta Şairler
Ustalardan Şiir
Köşe Yazarları
Köşe Yazıları
Haber ve Duyurular
Radyo İstek Hattı
Türkçe Sözlük
Osmanlıca Sözlük
Yazım Klavuzu
Site Kuralları
Yardım Hattımız
 MuhammedPushan
 Enverî
 cengiz günaydın
 Nezmiyye Hicran
 kartek46
 riyaz demirci
 anarxoca
 Delibal
 Marasli46
 çiğdem selçuk
 
ŞİİR FIRTINASI YÖNETİMİ (İstanbul - TÜRKİYE) - Mesaj Gönder
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
Şiirlerim - Şiir Çözümlemelerim - Makalelerim - Hikayelerim
Kütüphaneme Eklediğim Diğer Şiirleri Görmek için buraya tıklayabilirsiniz

DEYİM VE ATASÖZÜ HİKAYELERİ ( SAYFA YENİLENDİ )
Eklenme : 12.03.2011 Okunma: 48843

Şiir Adresi: http://www.siirfirtinasi.net/showpage.asp?kind=9&no=277&owner=218

VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN MAHMUT"
 
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

-Tıkandı baba, çay getir
-Tıkandı baba, su getir.
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
-Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
-Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
-Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
-Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden "Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben
yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve "Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz."

Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;

-Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz.
Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis. "Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip
başlamış bağırmaya

-Taze baklava, güzel baklava !
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı
anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ! ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
-Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.
Tıkandı baba da
-Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve! Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut;
-Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.
Sultan;
-Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
-Geldi sultanım
-Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
-Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
-Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
-Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.
-Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek.
Sultan demiş;
-Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
-Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
-Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
-Niçin, demiş. Askerler
-Hele sen bir beğen bakalım demişler.Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
-Ne olacak şimdi, demiş
-Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN MAHMUT"
 
 
HAZIRLAYAN  :  NESRİN ASENA

 

Yorumlar (18)


nesrin asena
LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ
 
LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ
ATASÖZÜNÜN HİKAYESİ


Lafla peynir gemisi yürümez: sadece konuşmak, dayanağı olmadan gerçekleştirilemeyecek sözler vermek anlamında kullanılan bir deyimdir. hikeyesi ise şöyledir;

Rivayete göre bir zamanlar İsatnbul'da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazlafazla veririm," diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:

-Efendi tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.

Aksi Yusuf her zamanki gibi,

-Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici.

-Efendi, lafla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lazım, yağ lazım.

Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş.

-Lafla peynir gemisi yürümez .
 
NESRİN ASENA

 


İbrahim aldemir
Atma Recep Din Gardaşıyız.
 
Atma Recep Din Gardaşıyız.
 
Balkan devletlerinin mühim bir kısmı ve bu meyanda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu haritasına dahil iken, bu ülkeleri idare etmek çok zordu. Bu devirlerde sık sık dağa çıkan Arnavut eşkıyalarını takip eden hükümet kuvvetleri Recep isminde bir eşkıya ve avanesini kuşatıp sıkıştırıyorlar. Çıkar yol kalmadığını gören Arnavutlar ve başlarındaki Recep, saklandıkları yerden bağırıyorlar:

- "More atmayın, biz  din kardeşiyiz, teslim olacağız." Diye

Teslim olurlar, az bir ceza ile kurtulurlar. Fakat palavracı Arnavut recep bu olayı kahvehanede dostlarına anlatırken:

- "More vallahi gebertecektim zaptiyeleri, Amma ne çareki zaptiyeler ve başındaki kumandan, - çolukumuz çocukumuz var recep ağa bizi bağışla deyip ağladılar sızladılar, yazıktır deyip acıdım da bıraktım" şeklinde palavra atınca etrafında toplanıp dinleyenler arasında olayın iç yüzünü bilen birisi:

- "Atma Recep biz din kardeşiyiz..." deyipte işin Recebin zaptiyelere bu sözü söyleyip nasıl teslim olduğu yalvardığı gerçeğini anlatınca Arnavut Recep, utancından kıpkırmızı olur.
 
İşte o olaya tanık olan kişiler, birisi gerçekleri saptırıp palavra atmaya başlayınca, hemen o olayı anımsatıp, “ Atma recep din gardaşıyız” deyimini kullanmaya başlamışlardır. Ve halende bu deyim milletimiz tarafından sıklıkla kullanılmaktadır..
 
Hazırlayan : Atsız ozan


İbrahim aldemir
hoşafın yağı kesildi..
 
Hoşafın yağı kesildi.
 
İnsanlar varolan bol miktardaki gelirlerinde, yada avantalarında azalma olduğu zaman, durumu anlatmak için hoşafın yağı kesildi deyimini kullanırlar. Hoşafta yağ olurmu demeyin, avanta olduktan sonra hoşafın yağlısı bile olur ve beğenilir. Bu deyimin ortaya çıkışıda Osmanlı zamanına dayanır.

Yeniçeri ocaklarında, askerlere  yemek dağıtılırken mutfak meydancısı elinde tuttuğu, üzeri ayet ve dualar yazılı kallavi koca kepçe ile evvela yağlı yemekleri ve pilavı dağıtır, sonra da aynı yağlı kepçeyi hoşaflara daldırır dağıtırmış.

Hal böyle olunca, sofralara gelen hoşaf bakracının üstünde, bir parmak kalınlığında yağ tabakası yüzermiş. Bu durumu gören Yeniçeri ağalarından akıllı birisi meydancıya emir vererek "Kepçeyi yağlı yemeklere batırmadan evvel temiz iken hoşafları dağıt, sonra yemek tevziatına geç..."  böylece hoşafta yağlanma olmaz, askerler temiz bir hoşaf içer demiş.

Demiş amma, bu seferde sofralara giden hoşaf bakraçlarının üzerinde yağ tabakasını göremeyen Yeniçeriler bilir bilmez hemen isyan bayrağını çekmişler:

- "Hakkımızı yiyorlar, istihkakımızdan çalıyorlar, zira hoşafın yağını bile kestiler, yağlı hoşaf isterük..." diye bağırıp kazan kaldırmışlar..

işte bu isyan narası zamanla dilimize hoşafın yağı kesildi diyerek dilimizde kullanılan bir deyim haline gelmiştir.
 
Hazırlayan : Atsız ozan


Tuncay Akdeniz
ZURNADA PEŞREV OLMAZ
ZURNADA PEŞREV OLMAZ

Davul ile zurnayı musikiden saymayan ve küçük gören bir sonradan görme İstanbul' lu, Edirne' de bir düğüne davet edilmiş. Yemekten sonra açık havada yapılan oyun ve eğlenceler sırasında bu hatırlı davetliye, zurnazen başı yaklaşarak sormuş:

-Çalmamızı arzu ettiğiniz herhangi bir parça var mı?
Ukala adam, dudak bükmüş:

-Ayol, kala kala zurnaya mı kaldık. Bunun peşrevi olmaz. Ne nota bilirsiniz ki siz, ne de beste. Sizin çaldıklarınızı ben dinleyemem. İyisi mi, kendiniz çalın oynayın.

Zurnazen, bu hakaretleri pek içerlemiş. "Görürsün sen efendi" diyerek, en kabiliyetli yamaklarını etrafına toplayıp başlamış çalmaya.
O çalar, etrafındakiler söylermiş. Ne Itri' si kalmış çalmadık, ne Dede Efendi' si. Sonradan görme bey, ağzı bir karış açık onları uzun uzun dinlemiş. Adamlar, bir besteden bir besteye, bir makamdan bir makama geçtikçe, o da renkten renge geçmiş.

Bu deyim, hikayedeki anlamının dışında, "insanın kaderini zorlamamasını, ne çıkarsa bahtına razı olması gerektiğini anlatmak için kullanılır.
Anlamlı bu deyimin hikayesi ,bir çok deyim ve atasözlerine örnek olarakta anlatılır,Saymadık taş baş yarar,Görmeden karar verme ,Zurnaya bakma makama bak,Kendinden aşağı görme benzeri  gibi birçok örnekleride var.
Hazırlayan :Tuncay Akdeniz


İbrahim aldemir
Bizedemi LOLO LOLO...
 
Bizedemi LOLO LOLO
 
Sevdiğimiz güvendiğimiz, bir insandan ummadığımız şekilde beklediğimizi alamayınca, hem şaşırma hemde sitem manasında bizedemi lolo lolo deyimini kullanırız.. Bu deyimin ortaya çıkışı hakkında şöyle rivayet edilir.
Adamın birisi borcunu ödemediği için alacaklısı  tarafından mahkemeye verilmiş. Tanıdığı bir avukata derdini anlatmış kendini savunmasını istemiş.
. Avukat: -"Ben seni kurtarırım, ama iş bitince 1000 liranı alırım demiş. sen mahkemede hakim ne sorarsa dilsiz ve deli taklidi yaparak Lolo Lolo  dersin, sakın ne sorarlarsa sorsunlar Lolo Lolo dan başka ağzını açıp konuşma" diye talimat vermiş.

Mahkeme günü hakimin bütün sorduklarına LoLo Lolo  demiş ve Avukat ta "Benim müvekkilim hem dilsiz hemde akil değildir, böyle bir borcu yoktur, haksız bir borç ile zavallıyı mağdur etmek istiyorlar", şeklinde müdafalarla adamı kurtarmış.

Ertesi gün savunma  ücreti 1000 lirayı almaya gelen Avukata, adam yine dilsiz ve deli taklidi yaparak "LoLo LoLo " deyince, avukat kızmış:

-"Yahu, bize de mi LoLo LoLo , " demiş.
 
Hazırlayan : Atsız ozan


İbrahim aldemir
Buyurun Cenaze Namazına
 
Buyurun cenaze namazına
 
Başımıza hiç ummadığımız anda, içinden çıkamayacağımız bir aksilik geldiğinde, Buyurun cenaze namazına diyerek, hem aksilik olduğunu, hem üzüldüğümüzü, hem de umudumuzun olmadığını ifade ederiz. 
Bu deyimin ortaya çıkış zamanı ise ıv. Murat zamanına dayanır.

IV. Murat padişahlığı zamanında tütün, içki ,keyif verici madde kullanımına kati bir yasak  koyar. ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır ve hatta defaaten tekrarlayanlara çok çok büyük yaptırımlar uygular.Bu ağır yasakların uygulandığı zamanlarda Bugünkü Üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini istihbaratı ıv. Murat padişahımıza bildirilir.

Padişahımız derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider. selam verir.oturur.kahveci yanına gelip,
Kahveci-  baba erenler kahve içermi diye sorar.
-padişah.  evet.
-kah. . tütün içermisin.der.
-pad.: hayır.der.
kahveci işkillenir. tütün içimiyorda ne işi var burda. zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. eli titreye titreye kahveyi götürür.
-kah.-baba erenler ismini bağışlarmı?
-pad.-Murad.
-kah.-peki isimde sultanda varmı?
-pad.-elbette var. deyince
kahvecinin bet beniz atar.zangır zangır titrer.ve.
-kah-.öyleyse buyrun cenaze namazına der. olduğu yere korkudan bayılır.
padişahımız IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir daha yapmaması şartı ile bir defalığına af eder.
Kahvecinin o karmakarışık durumda dile getirdiği bu cümle  halkımız tarafından kullanılarak türk deyimi haline gelmiştir.
 
Hazırlayan : Atsız ozan


İbrahim aldemir
Mescit yapılmadan körler dizildi...
 
Mescit yapılmadan , Körler dizildi.
 
Ortaya çıkan her yenilik veya durumdan kendine pay çıkarma için, kurnazca hareket ederek, ortada fol yok yumurta yokken harekete geçen fırsatçı uyanık insanlar için mescit yapılmadan körler dizildi deyimini kullanırız..

Vakti zamanında İstanbulun en işlek caddelerinden birine, yeni bir mescit- cami yapılması kararlaştırılır. Bunun içinde bir vakıf kurulur. Çalışmalara başlanır. Bunu duyan dilenciler yeni ekmek kapısı açılıyor diye sevinçle bayram yapmışlar. Hatta bazı kör dilenciler bunu duyar duymaz yer kapmak, kıdemli yer sahibi olabilmek için daha mescit cami yapılmadan bahsi geçen yere gidip el açmaya başlamışlar. Bunu gören inşaat ustalarıda.
 
-ooo.biz mesciti yapmadan ,körler dizildi bile. Demişler. bu söz o sırada orada bulunan ahalinin çok hoşuna gider günümüze kadar Mescit yapılmadan körler dizildi deyimi olarak kullanılagelir.
 
Hazırlayan :Atsız ozan


İbrahim aldemir
çizmeyi aşma..
 
ÇİZMEYİ AŞMA.
 
 
Bilmediği uzmanı olmadığı konularda konuşan birini uyarmak için çizmeyi aşma deriz.  yetkisi dışındaki konuya karışan eksik yanlış şeyler söyleyen kişiler hakkındada çizmeyi aştı deyimini kullanırırz..
 
 19.yüzyılda, ünlü Fransız ressamlarından Delacroix Paris"te bir resim sergisi açmıştı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde durmuş uzun süre , yakından uzaktan ciddi ciddi seyrederek , beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam adamın yanına gelerek sormuş.

-Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.

-Evet demiş adam. - Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.

-Pekiyi nasıl anladınız, ressammısınız. ?

-Ben kunduracıyım, çizme dikerim. deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş.
 
 Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğundan bahsetmeye başlayınca,  bu çok bilmişliğe dayanamayan ressam,

dostum demiş, çizmeyi aşma, çizmeden  yukarı çıkma! Demiş.
 
Ve bu söylem zamanla bizlerinde dilinde yer ederek kullanılmaya başlanmıştır.
 
Hazırlayan : atsız ozan


Tuncay Akdeniz
YOLUNACAK KAZ
YOLUNACAK KAZ 
Deyimin öyküsü !
Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın arasına çıkanlar II.Osman, IV. Murat, III.Osman, III.Selim ve II.Mahmut ile sınırlıdır.Bunlardan  sonuncusu,halkının arasına ahvali nazar için çıkmaya karar verir ve  bir yaz gününde yanına iki mabeyincisini alarak yollara dökülür.

Sirkeci'ye gelip bir sandala binerek Beylerbeyi'ne geçeceklerdir. Şanslarına, ihtiyar bir kayıkçı düşer. Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine, tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek kadar tanımaktadır. Bittabi bu seferki yolcularının da kimliklerini hemen anlar. Ancak asla ses çıkarmaz ve işini yapar.
Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,

-Baba,der.32 ile nasılsın?

İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:

-32'yi 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor.

Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:

-İşitilir ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş; senin evine de giren oldu mu?

-Bundan iki ay evvel biri girdi.Son günlerde birisi daha dadandı ya! Bakalım ne olacak?

Padişah sükut eder.Kayıkçı işine devamdadır. Ancak mabeyinciler konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır. Bu durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:

-Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin?

-Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim.

Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar. Gel gelelim mabeyinciler meraktadır. Nihayet ertesi gün, hünkar ile kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci sahiline. Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!

İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar. Bir kenara çağırıp hususi görüşmek istediklerini söylerler. Dışarı çıkıp kayıkla biraz uzaklaşırlar. Adamlar hemen sadede gelerek:

-Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün.

-Beli.
-Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız hazretleriydi.
-Bir hatamız mı oldu ağalar?
-Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz.
-Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana?
-Haşa! Ancak...

İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp avucuna sıkıştırır. O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye doğru çevirip anlatmaya başlar:

-Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin? Yani geçimin nasıldır,demek istedi. Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya göre ayarlıyorum. Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş bulabiliyorum, dedim.
-Eeee?

İhtiyar yine nazlanır. Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar. İhtiyar devam eder:
-Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu dedi. Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde evlenmeler arttı. Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek istedi. Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim dedim. Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi.

Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır.
- Ya üçüncü sual ne idi?

İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu cevabı verir:
-Aman efendim kerem buyurunuz. Padişah efendimiz buyurdular ki iki besili kaz... Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri gönderdi.

O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize  yerleşir .
Yolunacak kaz deyimini, günümüzdede yaygın olarak kullanılmaktadır.
Hazırlayan :Tuncay  Akdeniz




celal öztemiz
İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
 
İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
Keçiboynuzunun ,Yunanca adı keration ,İngilizcede carob,Arapçada kırrıt tır.
Keçiboynuzunun tohumu yıllarca elmas ölçmek için kullanılmış.
Elmaslar,keçiboynuzu tohumları ile tartılıp satılırmış.
Bu nedenle keçiboynuzu ,kırat veya karat dediğimiz ölçü birimine isim babalığı yapmış.
Prof Dr.Aydın Akkaya açıklamasına göre;
Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişemeyen bir tohumdur.
Tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir.Bu ,hem çok kuruduğu ve meyvasından çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hemde içine su alması ihtimalinin
çok az ve çok uzun süreye bağlı olduğu içindir.
Bu sebeple Araplar,Selçuklular,Osmanlılar dönemlerinde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır.
Dört tanesi bir dirhem eder.
Dirhem 3 gr. ağırlığa eş kabul edilir.
Satıcı , iki dirhemlik bir şey satarken (sekiz çekirdek) deyip,buda benim ikramım olsun derse,müşterinin saygın ve itibarlı olduğunu gösterirmiş.
Çok şık ve gösterişli giyinen kişilere ‘’iki dirhem bir çekirdek ‘’ denmesinin kökü buymuş
Hazırlayan:Celal ÖZTEMİZ


nesrin asena
ADAM OL BABAN GİBİ......
 
ADAM OL BABAN GİBİ, EŞEK OLMA ATASÖZÜNÜN HİKAYESİ

Vaktiyle Eğitim Bakanlığı da yapmış olan tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, Galatasaray Lisesi’ nde Müdür iken , birgün Sultan Abdülhamid’ in hizmetkarlarından bir paşanın oğluna kızar. Öğrencilerin arasında çocuğa;

“Adam ol” der, “baban gibi eşek olma!”

Çocuk bunu babasına anlatır.

Babası:

“Vay, demek ben bugüne bugün padişahımın mahiyetinde bir paşa olayım da, bana eşek desin. Bunu ona soracağım” der.

Ertesi gün okula gidip hocayı bularak;

“Beyefendi, sizin bana eşek demeye ne hakkınız var? Ben, padişahın mahiyetinde paşayım” deyince, Abdurrahman Şeref bey;

“Ne münasebet ben sizi tanımıyorum. Ne zaman eşek dedim”, diye sorar.

Paşa;

“Geçen gün okulda oğluma “adam ol, baban gibi eşek olma” diye bağırmışsınız” der.

Bunun üzerine Abdurrahman Bey;

“Doğru, çocuğunuzu payladım. Çalışmıyordu. Sizi örnek göstererek, “adam ol baban gibi! eşek olma! diye söyledim“ der.

Bu cevap üzerine paşa, hem özür diler, hem de teşekkür eder ve oradan ayrılır.
 
HAZIRLAYAN : NESRİN ASENA


İbrahim aldemir
PÜF NOKTASI :
PÜF NOKTASI DEYİMİ
 
Eski zamanlarda mesleki eğitim ve öğretim bu kadar kurumsallaşmadığı için, insanlar işi mesleği zanaat ı ustalarından, yıllarca yanında çalışarak, önce çırak sonra kalfa ve en nihayetinde yanında çalıştığı ustasından icazet alarak ,( Usta – Çırak ilişkisi ) usta olur, ancak o zaman ustasının yanından ayrılıp kendi dükkânını açabilirdi.
 
Eski zamanlarda Orta Anadolu' da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Yanında çalışıp mesleki olgunluğa gelen  eski çıraklarına " sen oldun " der ve el verir, uğurlar. Böylece eski çırak artık yeni bir usta olur. Kendi dükkanını açarak, kendi işini yapar.
 
Günlerden bir gün yanında çalışan çıraklarından birisi, biraz kendini geliştirince ustanın el ve icazet  vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister. Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin olmadığını sorar;
- " İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun. " der. Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkan açar. Ama bir türlü işinde dikiş tutturamaz.
 
Çünkü Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra kendiliğinden yada ufacık bir temasla çatlamaktadır. Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak ustasının yanına geri döner.
 
Utana sıkıla gider  Elini öper, hocam ustam ben ettim sen etme der. Ustası da usta olana icazet alana kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Ve tekrar yanında çırak olarak işe alır.
 
Sonunda bir gün usta çırağı yanına çağırır ve  müjdeyi verir.
 
Artık usta  Olduğunu, kendine iş kurmak için gidebileceğini, el ve icazet vereceğini söyler. Fakat Ayrılmadan önce ustası onu alır karanlık odaya sokar. Yıllardır izin alınmadan kimsenin girmediği bu odayı daha önce hiç görmemiştir.
 
odada bakar ki  Yeni bitmiş, sıcak cam ürünler odanın bir kenarında durmaktadır. Tavanda bir yerde de, toplu iğnenin başı büyüklüğünde bir delikten içeri sızan,  bir güneş ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir cam parça alır, ışığa tutar, evirir çevirir.
 
 Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa uzatır, ayrı bir yere koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak püflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir. Ve anlar ki, kendi yaptığı cam eserlerde çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır.
 
Hocası ona derki, bizim işimizin bir püf noktası var onu bilmeyen iş yapmakta zorlanır der. Daha sonra helâlleşirler ve işin püf noktasını öğrenerek kendi işine başlar.
 
Günlük hayatımızda sık sık kullandığımız Püf Noktası deyimi de dilimize buradan yerleşmiştir.
 
 
Ahilik:1. anlamı esnaf, eski esnaf, esnaf hocası, meslek ustası
         2. anlam :Ahilik hem sosyal hem de kültürel bir terimdir,  birbirini seven, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, işi kutsal, çalışmayı bir ibadet sayan, din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı esnaf ve sanatkarların iş teşkilatı manası nıda taşır.
 
 
Hazırlayan : Atsız Ozan.


Tuncay Akdeniz
AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI
AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI

Bir zorluğu çözümlerken, bir engeli ortadan kaldırmaya çalışırken bazen hiç beklenmedik sürpriz olaylar çıkar ve daha büyük engeller karşınıza dikilir. Böyle durumlarda  şimdi buyurun "Ayıkla  pirincin taşını" deyimi kullanılır.
Deyimin öyküsü.
Osmanlı tarihine dayanır. Yavuz Sultan Selimin Yemen'i Osmanlı topraklarına katmasından bir süre sonra Yemen'de isyan çıkmış, uzun uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi Sinan Paşa duruma hakim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştı.

Söylentiye göre Sinan Paşanın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek pişirmek üzere hasır torbalar içindeki mısır pirinçlerini yere serdikleri büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar. Bu sırada bir fırtına çıkmış ve rüzgarın savurduğu bir kum bulutu pirinçlerin üstüne inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış. Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına:

-Biz Allah"ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Allah, Kabe'ye hücum eden fil sahiplerinin başına ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim, diyerek arkadaşlarını güldürmüş.
Bu öyküden,anlaşılıyorki kaynağı.Türk ve Türçe olan bu deyim.Osmanlıdan beri söylene,söylene günümüze kadar gelip, dilimizlede özdeşleşmiştir
Açıklama:
Deyimler ve Atasözleri arasındaki farklar

Deyimler kalıplaşmış sözlerdir. Sözcüklerin yerleri değiştirilemez, herhangi biri atılamaz, yerlerine başka kelimeler konulamaz.Ayıkla pirincin taşını ,yerine ayıkla buğdayın taşınını ve ya  kumunu diyemeyiz.
Çünkü deyimler özel anlamlı sözlerdir. Deyimler genel yargı bildirmezler. Deyimler bir kavramı belirtmek için bulunmuş sözlerdir. Öğütte bulunmazlar. Atasözleri ise genel anlamlı sözlerdir. Ders vermek, öğütte bulunmak için ortaya konulmuşlardır. Deyimle atasözünü ayıran en önemli nitelik budur. Meselâ: "İşleyen demir ışıldar" atasözüdür. Çalışmanın önemini anlatmaktadır. Bu yargı dünyanın her yerindeki insan için geçerlidir.

-Deyimlerin çoğunda kelimeler gerçek anlamından çıkarak mecaz anlam
kazanmışlardır
. Çantada keklik, ağzı açık, kulağı delik, abayı yakmak, devede kulak, hapı yutmak, fol yok yumurta yok, hem nalına hem mıhına, ne şiş yansın ne kebap, ben diyorum hadımım, o soruyor kaç çocuğun var?

Bazı deyimler ise anlamlarından çıkmamışlardır: Çoğu gitti azı kaldı, ismi var cismi yok, adet yerini bulsun, Allah bana ben de sana, yükte hafif pahada ağır, özrü kabahatinden büyük,
 gibi örneklerini saya biliriz.

 Deyimleri içinde kafiyeli deyimler de vardır:

Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı


Hazırlayan: Tuncay Akdeniz
 


celal öztemiz
AĞZINDAN BAKLAYI ÇIKARMAK
 
AĞZINDAN BAKLAYI ÇIKARMAK

Türkçe de bakla ile alakalı iki deyim vardır. Her ikisinde de ilgi, kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir.
Kurutulmuş baklanın ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir.
Sır saklama ve dilini tutma konusunda kendisine itimat edilemeyen kişiler için " ağzında bakla ıslanmaz" deyiminin kullanılması bu yüzdendir. Yani duyduğu bir sırrı hemen başkasına anlatır, demlenesiye kadar yahut bir baklanın ıslanacağı müddet kadar olsun beklemez demeye gelir. Baklayla ilgili diğer deyim baklayı ağzından çıkarmaktır. Deyim, içimizden geçtiği halde mekan ve zaman müsait olmadığı için nezaket veya siyaset en söylediğimiz şeyler için birisinin bizi ikazı zımnında "çıkar ağzından (dilinin altından) baklayı" demesine işarettir.

Deyimin hikayesi şöyle:

Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Zamanla kendine yakıştırılan küfür bazlık şöhretine tahammül edemez olmuş. Soluğu bir tekkede almış ve durumu tekkenin şeyhine anlatıp sırf bu huyundan vazgeçmek
için dervişliğe soyunmaya geldiğini söylemiş. Şeyh efendi bakmış, adamın niyeti halis, geri çevirmek olmaz, mutfağından bir avuç bakla tanesi getirtmiş. Bunlara okuyup üfledikten sonra yeni dervişe dönüp tembih etmiş:
-Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına, diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline takılacak, sende küfür etmeme isteğini hatırlayıp o an da söyleyeceğin küfürden geçeceksin. Bakla ağzında
ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin
altına yerleştirirsin.
Adamcık şeyhinin dediği gibi tekkede kalıp kendini kontrol etmeye başlar. Bu arada şeyh efendi de bir yere gidince onu yanından ayırmamaktadır. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılır ve gençten bir kız çocuğu başını uzatarak,
- Şeyh efendi, biraz durur musun? Deyip pencereyi kapatır. Şeyh efendi söyleneni yapar, illa yağmur sicim gibi yağmaktadır. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçer içinden ve tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünür ve,
- Şeyh efendi, der, birkaç dakika daha bekleseniz...
Şeyh içinden "lahavle" çekse de denileni yapmamak tarikat adabına mugayir olduğundan biraz daha beklemeyi göze alır. O sıra da küfürbaz derviş kendi kendine söylenmeye başlamıştır. Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine kadar ıslanmaktadırlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılır ve kız seslenir:
- Gidebilirsiniz artık!..
Şeyh efendi merak eder ve sorar:
- İyi de evladım bir şey yok ise bizi niçin beklettin?
- Efendim, der kız, elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu. Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine şeyh efendi,
- Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı..
 
Hazırlayan:  Celal ÖZTEMİZ


Meryem Aslan
Bir Sıçradın Çekirge, İki Sıçradın Çekirge
 “Yalanın elbet bir gün ortaya çıkar; kötülüğünü uzun süre gizleyemezsin” anlamında bir deyim.

I. Murat zamanında Bursa’da ihtiyar bir eskici varmış. Eskici ve karısı basit, temiz, yoksul bir yaşam sürerlermiş.

Günlerden bir gün eskicinin karısı hamama gitmiş. Yıkanıp çıktıktan sonra, soyunduğu yerde bohçasını bulamamış. Bohçayı koyduğu yerde, değerli halılar üzerinde işlemeli kadife bohçalar, sedefli takunyalar olduğunu görünce, hamamcı kadına sormuş. O da;

—Buraya Müneccimbaşının hanımı soyundu. Senin bohçanı soğukluğa koyduk. Orada giyiniver, demiş.

Bu hareket zavallı kadına çok dokunmuş. Ağlamış, üzülmüş. Fakir, silik, parasız, rütbesiz bir adamın karısı olduğuna yanmış. Bu üzüntü ile akşam yorgun argın eve gelen kocasına “-ya müneccimbaşı olursun, ya da beni boşarsın” diye diretmiş.

Çaresiz kalan ihtiyar eskici, ertesi sabah bir çekmece, biraz kâğıt, bir divit alarak, işlek bir yol üzerinde oturup müneccimliğe başlamış. İçinden de;

—Yarabbi, halimi sen biliyorsun. Bunca yıllık yuvam yıkılmasın, sana sığındım, beni utandırma, diye yalvarmış. İlk müşteri olarak varlıklı bir hanım gelmiş, telaşla:

—Aman müneccim efendi, demiş. İri elmas taşlı, çok değerli bir yüzüğüm vardı, kaybettim. Hiçbir müneccim bilemedi. Bir de sen bak.

Besmele ile önündeki kâğıda bir şeyler çiziktirmeye başlayan yaşlı adamın içine doğmuş, birden:

—Ya hatun, demiş. Senin yüzüğün bir hayvan kursağında görünüyor.

Hemen eve koşan kadın, hamur yoğurduktan sonra ellerini yıkadığı, evin bahçesindeki çeşmenin kenarında unuttuğu yüzüğü, hindilerin yutmuş olabileceğini düşünmüş. Nitekim hindilerden birinin kursağında yüzük bulunmuş.

O günden sonra ihtiyar eskici müşteriden başını alamaz olmuş. Attıklarının da hepsi tutuyormuş. Ünü yaygınlaşmış, kazancı artmış. Namı, Sultan Murat Hüdavendigâr’a kadar ulaşmış. Meğer padişahın da kocaman pırlanta taşlı bir yüzüğü kaybolmuş. Padişah yüzüğün hemen bulunmasını emretmiş. İhtiyar müneccim zaman kazanmak için:

—Şevketlim, demiş. Emriniz başım üstüne. Lakin bu yüzük padişah yüzüğüdür. Öyle halktan birinin haceti gibi kolay bulunmaz. İşimi gücümü bırakıp 40 gün 40 gece esaslı okumam ve çalan adamı davul gibi şişirmem gerekir. Bana 40 gün izin.

Padişah kabul etmiş. Ertesi günden itibaren sabah, öğle, akşam saray tablakârları, müneccimin evine yemek taşımaya başlamışlar. Tablakârların başındaki haremağası her gelişinde: "Buyurun efendim, bunlar etliler, bunlar sütlüler, bunlar tatlılar. Afiyetle yiyip; Şevketli efendimize de dua edin", dermiş.

Arap kapıya geldikçe, ihtiyar başına bu işleri açan karısına dönüp bağırırmış:

—Hatun, hatuuun… Kaldı otuz dokuz günümüz.

Harem ağası kapıya gelip, müneccim de her seferinde şu kadar kaldı, bu kadar kaldı diye seslendikçe, harem ağasında bir heyecan başlamış.

Nihayet bir gün yemekleri verip tablakârları uzaklaştıran haremağası eskicinin ayaklarına kapanmış:

—Allah aşkına müneccim efendi, şu okumayı kes. Karnım davul gibi şişmeye başladı. Neredeyse pat diye patlayacağım. Ben çaldım yüzüğü, demiş.


Yufka yürekli ihtiyar, yüzüğü almış ve 40 günün sonunda yüzüğü verince Sultan Murat hayret etmiş. İhtiyarı müneccimbaşı yapmış, eskisini de O’nun emrine vermiş. Ayrıca bir dileği olup olmadığını sormuş. İhtiyar da karısının hamamda uğradığı hakaret yüzünden bu hallere geldiğini anımsayarak, o hamamı istemiş.

Buraya kadar Allah’ın yardımıyla başarıya ulaşan Müneccimbaşı, padişahın başka bir işi olursa ne halt edeceğini düşündükçe uyku tutmaz olmuş. Varıp, görevden affını istemeye karar vermiş.

Bu niyetle saraya gitmiş. Bahçede gezinen Padişah, müneccimbaşını huzura almış. O daha söze başlamadan, kapalı avucunu uzatarak sormuş:

—Bil bakalı müneccimbaşı, avucumun içinde ne var?

Bileceğini hiç ummayan ihtiyar, kendi kendine söylenmiş:

—Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde yakalanırsın çekirge, deyince padişah avucunu açmış, elindeki çekirgeyi göstererek, seni kutlarım, demiş.


 
 Hazırlayan : Meryem ASLAN


Tuncay Akdeniz
ACELE KARAR VERMEYİN
"ACELE KARAR VERMEYİN"
(Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü)
Köyün birinde bir yaşlı adam yaşarmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. 'Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı' demiş hep böyle söylermiş. İhtiyar bir sabah kalkmış atın bulunduğu dama gitmiş bakmışki at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: 'Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.

Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın' demişler...İhtiyar: 'Karar vermek için acele etmeyin' demiş.'Sadece at kayıp' deyin, 'Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin düşünceniz.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.' Köylüler ihtiyara alaylı bir şekilde yine başına gülüp,birde nasihat vermeye başlamışlar,sen attını sağlam kazığa bağlamasan işte sonuç ortada bunak demişler.İhtiyar yine demiş siz acele etmeyin.

Aradan birkaç gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadide yabanı dolaşan 10-15 adet atlarıda peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.'Babalık' demişler, 'Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..' 'Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesini Allah bilir demiş.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler...Bu arada yabanı atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.'Bir kez daha haklı çıktın' demişler. 'Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler. İhtiyar 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş.Kimin sonunun, ne olacağını Allahtan başka kimse bilemez diyerek. Siz erken karar vermeye devam edin.Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlu'mun ayağı kırık . ve ihtiyar  öyküsünü şu nasihatla tamamlamış siz siz olun,sabırlı olun her şeye : Acele karar vermeyin.
Acele karar vermeyin! deyimin birçok örnekleri var.ama bu ihtiyarın öyküsüde çok derin anlamda ibret dersi veren bir örneği.
İbret dersi veren bu öykünün.Yaşantımızın içinde'de zaman,zaman gerçeklerinede tanık oluyoruz.Onun için bazı şeyleri düşünmeden,yapılan her hangi bir işin, tamamı hakkında anı karar vermekten kaçınmamız lazım .Şuursuzca verilen bir karar o an, aklın durması demektir.Düşünmeden verilen bir karar her zaman tehlikelidir, ve geri dönüşümü mümkün değildir.İnsanı her zaman huzursuz yapar. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. "ACELE KARAR VERMEYİN" 
Düşününki!
Allahü teâla,bütün nimetleri,bizde sonsuz kalmak için değil,emanet olarak kullanmak,sonunda geri almak için vermiştir.(Hadîs-i şerîf)
Hazırlayan.Tuncay Akdeniz


ŞİİR FIRTINASI YÖNETİMİ
ATEŞ PAHASI
ATEŞ PAHASI
Kanuni Sultan Süleyman, adamlarıyla birlikte avlanmaya çıkmıştı. Bir ceylanın peşinden koşarlarken zamanın nasıl geçtiğinin ayırdına varamadılar.

“Biz nerelere geldik böyle?” diyerek çevrelerine bakındıklarında hava kararmaya yüz tutmuştu.

Gök kararmakla kalmamış, şiddetli bir rüzgar ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmıştı. Hünkar ve adamları, bu dağ başında bulabildikleri bir kulübeye kendilerini zor attılar.

Sığındıkları kulübede, geçimini odunculuk yaparak sağlayan yoksul bir köylü yaşıyordu. Adamcağız bu Tanrı konuklarını içeri aldı, onlara elinden geldiğince yardımcı olmaya başladı.

Padişah kendini özellikle tanıtmak istememişti; ama yoksul oduncu onun kim olduğunu anlamakta gecikmedi. O nedenle ocağa büyük büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıttı.Bir de sıcacık çorba ikram etti.

Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalmışlardı. Geceyi orada rahatça geçirdiler. Hatta padişah bir ara çevresindekilere, “Doğrusu şu ateş bin altın eder” diye de söylendi.

Ertesi gün yola çıkmadan önce padişah oduncuya önce memnuniyetini bildirdi:

“Efendi! Bizi ihya ettin. Harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik” dedi ve sordu:

“Söyle bakalım borcumuz ne kadar?”

Oduncu, kırk yılda bir eline geçen bu olanağı değerlendi ve parayı biraz yüksek söyledi:

“Bin bir altın yeter, beyzadem” dedi.
"Çok fazla istemedin mi?"diye soran padişaha.
"Yemek ve yatak bedeli bir altın,ateşin bin altın ettiğini de zaten siz söylediniz."dedi.

Padişah adamın kıvrak zekası karşısında gülümsedi ve bin altını ödedi.

ATEŞ PAHASI sözü buradan gelir.

HAZIRLAYAN  :  CELAL ÖZTEMİZ


ŞİİR FIRTINASI YÖNETİMİ
ELİ KULAĞINDA DEYİMİ
ELİ KULAĞINDA

Gerçekleşme ihtimali  yakın olan işler hakkında konuşurken  eli kulağında” deriz.
 
 Bu deyimin ortaya çıkış zamanı Asr-ı Saadet’te Hz. Bilal-i Habeşi’ye kadar uzanır.
 İslamiyet yayılmaya başlayıp da müslümanların sayısı artınca, namaz için Müslümanları
 biraraya toplamak üzere uzun tartışmalardan sonra ezan okunması kararlaştırılmış,
sesi güzel olduğu içinde Habeşistanlı eski köle Hz. Bilal, bu vazifeye seçilmişti.
Tabi o eski zamanlarda şimdiki gibi mikrafon, hoparlör ne arasın, mecburen gırtlağa kuvvet yüksek sesle okunuyordu.
 Ne var ki Medine’deki müşrikler ve diğer dinlere mensup olanlardan bazı tahammülsüz
ve saygısız insanlar, hz. Bilal ezan okurken
sesi duyulmasın diye gürültü yapmaya, çocukları toplayıp Bilal-i Habeşi ile alay etmeye başlamışlardı.
 
Bunun üzerine Hz. Bilal, onların seslerini, tahriklerini, gürültülerini duyupta dikkatim dağılmasın diye duymamak için,
ellerini kulaklarına tıkayarak ezan okumaya başladı, ve böylece sürüp gitti,
Hz. Bilalden bunu gören sonraki Müslüman müezzinlerde ezan okurken
ellerini kulaklarına atıp tıkamayı bir tür Bilal-i Habeşi sünneti gibi gördüler
ve ezanı öyle okumaya devam ettiler. Ve böylece müezzin minareye çıkıpta
elini kulağına götürdümü,
anlaşılırdıki birazdan ezan okunacak.

işte bu sebeple birisi yanınındakine,

- Ezan okundu mu, diye sorduğunda, eğer vakit çok yakın ise,
- Okunmadı ama  müezzinin eli kulağında; dermiş. Ve böylece süregelen zamanda, bu söz
bir Türk deyimi olarak hayatımıza yerleşmiştir.
 
hazırlayan : atsız ozan


Yorumlar (8)


Tuncay Akdeniz
Türk Gibi Kuvvetli, Türk Gibi Muhteşem
17.03.2011 03:24:48

AVRUPALILARIN KULLANDIĞI BİR DEYİM
Türk Gibi Kuvvetli, Türk Gibi Muhteşem

Osmanlı İmparatorluğu en geniş sınırlarına ne zaman ulaştı, biliyor musunuz? 7 yaşında tahta çıkan ve 39 yıl padişahlık yapan Dördüncü Mehmed zamanında!

Bu dönemde, dünyanın hemen bütün devletleri Türklerin gözüne girmek, onlarla diplomatik ilişki kurmak için gayret gösteriyor ve bu konuda adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Ünlü Fransız tarihçilerinden Albert Vandal bu konuda şunları yazıyor:

"En medeni milletlerden en barbarlarına kadar dünyada her devlet; askeri gücünden korktukları Türk Devleti'nin karşısında eğiliyor ve Türklerle hoş geçinmeye çalışıyordu. İstanbul, her milletin diplomatlarıyla dolup boşalan bir merkezdi. Osmanoğullarının tahtı önünde eğilmek için büyükelçiler birbirleriyle yarışıyorlardı.

Bu tarafta, 'Halife' sıfatını da taşıyan padişaha, hükümdarının yüksek saygılarını sunan Buhara elçisi, diğer tarafta; şaşaada birbirleriyle yarış eden ve bu uğurda herşeyi göze alan Almanya İmparatoru ile Polonya Kralı'nın elçileri görülüyordu. Polonya elçisinin beraberindekileri o derece kalabalıktı ki, İstanbul'a bir Leh ordusunun geldiği sanılabilirdi.

İstanbul'daki büyükelçilerin bando ve mızıka takımlarıyla özel savaş gemileri ve başka donanımları vardı. Törenlerde; önlerinde Hazreti Meryem'in tasvirini götürüyor; Türkler, hiçbir taassub eseri göstermeksizin bu alayları seyrediyorlardı. Büyükelçiler sadrazamın eteğini öpmek ve padişahın huzurunda yere kapanmak için acele ediyor, adeta birbirlerini yiyorlardı!"

Fransız Büyükelçiliği Baştercümanı olarak bu dönemde görev yapan yazar Antoine Galland da padişahın sefere çıkışı ile ilgili gözlemlerini kısaca şöyle anlatıyor:

"Sultan Dördüncü Mehmed, 7 Mayıs 1672 Cumartesi günü Lehistan seferi için İstanbul'dan ayrıldı. Hayatımda bundan daha güzel, daha muhteşem bir alay görmedim. Dünyanın hiçbir yerinde bundan daha parlak, daha düzenli, daha zengin bir geçit töreni yapılamaz.

Ordunun, bizzat padişahın kumandası altında şehirden çıkışı güneşin doğuşundan başlayarak tam beş saat sürdü. Polonya sınırına kadar olan merkezlerdeki Türk birlikleri yolda bu orduya katılacaklardı.

Geçen askerler atları da muhteşemdi. Öyle ki, insan hangisini seyredeceğini şaşırıyordu. Atların üzerinde fevkalâde güzel örtüler vardı, yalnızca başları ve bacakları görünüyordu. Zırhlı olmayanların sağrıları kaplan veya pars postlarıyla örtülmüştü. Üzerlerinde büyük bir ihtişamla oturan sipahiler; kılıç, yay, sırma işlemeli ve içi oklarla dolu bir okluk taşıyorlardı. Gayet güzel cilalanmış kalkanları vardı.

İlk birlikler geçtikten sonra kalabalık bir mehter takımı yürümeye başladı. Hem kendilerine has yürüyüşleriyle yürüyor, hem de çalıp okuyorlardı. Kösler ve davullar vurduğu zaman adeta yer yerinden oynuyordu. Sergiledikleri ihtişam görülmeye değer birşeydi.

Mehter takımından sonra yine, sonu gelmez gibi görünen birlikler geçmeye başladı. Türk askerinin demirden yapılmış işlemeli zırhları; rengârenk satenden sarıkları, ipek kordonlarla süslü kadife cepkenleri, en iyi şekilde yapılmış silahları; seyredenleri hayretle karışık bir hayranlık içinde bırakıyordu. Silahlarına öylesine özen gösterilmişti ki; her ok ayrı ayrı cilalanmış ve süslenmişti..."

İşte, böyle bir dönemde, orta Avrupa'ya açılan en önemli kapılardan biri olan Uyvar Kalesi fethedildi.

Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa komutasındaki Türk ordusu 18 Ağustos 1663 günü kuşatma harekatını başlattı. Avrupa'nın en dayanıklı kalesi olarak kabul edilen Uyvar'ın düşeceğini ihtimal verilmiyordu. Ancak, Türk ordusunun iyi yönetilmesi ve ısrarı karşısında çaresiz kalan düşman, kuşatmanın otuz yedinci gününde teslim şartlarını görüşmeyi kabul etti. 24 Eylül günü Türkler Viyana'ya doğru yol alıyorlardı.

Uyvar'ın kaybedilişi Avrupa'da büyük yankılar uyandırdı. Onlara göre Türkler "olmaz"ı daha oldurmuşlardı Onun için, herhangi bir konuda gücünü - kuvvetini ortaya koyan, kararlılık ve kahramanlık gösteren birine, "Uyvar önündeki Türk gibi kuvvetli" diyorlardı. Bu söz Avrupa'da giderek bir "atasözü" haline geldi ve nesilden nesile kullanılır oldu.

 

 
Önünde yedi düveli diz çöktüren ,o büyük şanını dünya yayan ,kahramanlıklarla destanlaşan ,dünyaya örnek olan "Türk'ün "o  göğsü iman dolu şanlı adını bu gün Avrupalılar ata sözü olarak  kendi nesillerine dilden dile anlatıyorlar ,ama ne yazıkki bu gün " Ne mutlu Türküm  diyene" sözünden rahatsızlığı olanlar var .
Bir ata sözü  "Geçmişini unutanın geleceği olmaz",
Bende diyorum Ne Mutluki Türk islam doğmuşum ,bu uğurdada Türk  İslam olarak öleceğim.
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE ,
 
Hazırlayan :Tuncay AKDENİZ
 



İbrahim aldemir
devlet kuşu konmak..
15.03.2011 20:25:49
DEVLET KUŞU KONMAK

Bir rivayete göre, vaktiyle İran"da hükümdarlar öldüğü zaman, bütün şehir halkı sarayın önündeki meydanda toplanırmış. Sarayın balkonundan, adına devlet kuşu denilen bir kuş uçurulur, kimin başına konarsa, o adam ülkeye hükümdar olurmuş.

Ancaki tarihte, gerek İsa"dan önce İran"da yaşayan Medler ve Persler, gerek İsa"dan sonra yaşayan kavimler zamanında, böyle garip bir yolla hükümdar seçildiğini gösterir bir kayıt yoktur; üstelik böyle bir seçim yapılmış olması, mantığa da uygun düşmemektedir. Ama hak etmediği yerlere, şans eseri gelenler için, "başına devlet kuşu kondu" denmesi, yukarıda sözü edilen masalla ilgili olabileceğide, değerlendirilmektedir..
 
 Bir benzer hikayede yine pers krallıklarında, hükümdarlar doğum günü, kıraliyet yıldönümü gibi kendi için özel olan günlerde halkı toplar, her şeye rağmen eğlenilmesini emreder, o eğlenceler sırasındada toplanan halkın arasına kendi beslediği güvercinini serbest bırakır, güvercin kimin başına konarsa ona hazineden, büyük ikram ve iltifatta bulunurmuş.. Ve tabi bu serveti kazananın başınada devlet kuşu konmuş olur.. (Aklıma şöyle bir durum geldi, benim kardeşim kuş beslerdi, ve başı baya bir keldi.. kuşlar bir sürü insan arasında gidip hep kellere konardı, devlet kuşuda kelleri seçmiş olabilirmiydi)
 
Anlaşılan o ki bu deyim her halükarda, hak etmeden rastlantı sonucu büyük kazançlar elde edenler için kullanıldığı ve büyük ihtimallede pers (iran) illerinden bizlere ulaştığı aşikardır.
 
Allahım inşallah bu deyimi benden dinleyen hepimizin başına devekuşu değilde devlet kuşu kondursun inşallah.
 
Hazırlayan : Atsız ozan


İbrahim aldemir
güme gitmek......
15.03.2011 20:24:13

 

GÜME GİTMEK deyimi
 
Suçu, olmadığı halde bir insanın herhangi bir olayda sorumlu tutulması ve cezalandırılması durumunda gereksiz yere sıkıntıya düşenler için güme gitti deyimini kullanırız.. Bu deyimimizin ortaya çıkması da taa Osmanlı ya ve yine yeniçerilere dayanmaktadır..
 
Vakti Zamanında yeniçeri askerleri yakaladıkları suçluları zindana kapatırlarken suçlunun iki kolundan iki muhafız tutup sallayarak "Hoooopp, güümm!" diye bağırarak, kahkahalarla nara atıp içeri fırlatırlarmış. Biri yakalanıp ta askerler tarafından zindana doğru götürüldüğünü görenler, - adamı güme götürüyorlar derlermiş.
 
Ancak aynı "kurunun yanında yaş da yanar" atasözünde olduğu gibi, bazen zindana atılanlar arasında suçu olmayanlar yani masum kişiler de bulunurmuş. İstanbul un sevilen terbiyeli ve dürüst bir esnafı bir iftira sebebiyle yeniçeriler tarafından yakalanıp yargılanmak üzere zindana atılmış. Çevre esnafı ve halk suçsuz bir vatandaşın zindana atıldığını duyunca günahsız yere hapse götürülüyor anlamında , yazık oldu "Adamcağız güme gitti, " demişler.
 
Bu sözler zamanla kullanılagelerek dilimizde hala devam eden bir deyim olarak yerini almıştır..
Acizane bir tavsiye, vaziyet şu ki, şu günler yeniçeriler gene  ava çıktı, ayağınızı denk alında (GÜME GİTMEYİN)
 
Hazırlayan : Atsız ozan 


Tuncay Akdeniz
SAMAN ALTINDAN SU YÜRÜTMEK
14.03.2011 22:03:30

SAMAN ALTINDAN SU YÜRÜTMEK

Vaktiyle köyün birinde ahalinin tarlaları ve meyve sebze bahçelerini suladığı bir su kaynağı varmış. Bu kaynak köyün ortak malıymış. Civarda başkaca su kaynağı olmadığından bütün köylü arazisini bu kaynaktan nöbetleşe sıra ile sularmış.

Kimin ne vakit, ne kadar su kullanacağı belliymiş ve herkes kendi sırasını takip eder, komşularının hakkına da saygı gösterirmiş.

Ancak her köyde olduğu gibi bu köyde de açıkgöz bir adam varmış. Sebze bahçesi su kaynağının hemen yakınında bulunan bu adam,herkes gibi sırası geldiğinde gider, kaynaktan suyunu alırmış ama bununla yetinmeyip kaynak ile bahçesi arasına gizli bir su yolu kazmış.Kimseler farketmesin diye de su yolunun üzerini taşla tahtayla kapatıp üstüne de saman balyaları yığmış. Su , diğer vakitlerde bu saman altından aka aka açıkgözün tarlasına kadar gidermiş.

Yaz ortasında herkesin tarlası susuzluktan yanıp kavrulurken, onun ki fidanların boy üstüne boy attıkları, yemyeşil bir halde olurmuş.Üstelik bostanın ortasındaki sulama havuzu da, her zaman silme doluymuş.

Köylüler "Bu işin içinde bir iş var" diyerek araştırmışlar ve kısa bir süre sonra da bu uyanığın saman altından su yürüttüğünü farketmişler.

Bu deyim "gizlice iş görmek,kimselere farkettirmeden işler çevirmek"anlamında kullanılır.

Hazırlayan:Tuncay AKDENİZ



Meryem Aslan
Kel başa şimşir tarak
13.03.2011 23:47:15

 Kel başa şimşir tarak 

Şimşir sözcüğü, kılıç anlamına gelir. Deyimde kullanılan şimşir sözünün aslı çok sert ve dayanıklı olduğundan, tarak, cetvel v.b. yapımında kullanılan 'şimşir' ağacından gelmektedir. 

Eskiden zengin bir aile, kızlarını gelin ediyorlarmış. Oğlan evine, adet olduğu üzere, bohça bohça hediyeler gitmiş. Kayınvalide, iki görümce ve eltilere, yaş ve aile içindeki durumlarına göre; altın, gümüş kaplamalı, fil dişi ve şimşir taraklar, diğer armağanlarla birlikte verilmiş. 
Küçük elti ağır ve ateşli bir hastalık geçirdiğinden saçları dökülmüş. Aile içindekilerden başka kimsenin, kadıncağızın kelliğinden haberi yokmuş. 

Kendisine verile verile şimşir tarak verilmesi, küçük eltinin çok canını sıkmış. Kelliğini unutup, armağanları getiren kadına sızlanmış: 
"Herkese altın, gümüş tarak, bana da şimşir öyle mi? Yemi gelin, daha bu eve adımını atmadan benimle uğraşmaya başladı..." Oğlan anası gelininin bu hareketinden utanmış ve üzüntü duymuş. O kızgınlıkla çıkışmış: "Senin ki gibi kel başa, şimşir tarak çok bile" deyivermiş. 

Bu atasözü, yoksul, ya da durumu kötü bir kişinin, vaziyetine uymayan, pahalı, gereksiz şeyler almaya kalkması gibi durumlarda kullanılır.



İbrahim aldemir
dimyata prince giderken evdeki bulgurdan olmak.
13.03.2011 21:06:29

 

Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak
 
Kazanç sağlamak, kâr etmek amacıyla yapılan bir iş sonucu zarar eden kimseler için “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan oldu “ deyimi kullanılır. 

Dimyat Mısır'da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskelenin adıdır. Sonradan liman oldu. Ve önemli bir serbest ticaret merkezi idi.  Eskiden Mısır'ın meşhur pirinçlerinin , para karşılığı yada takas yolu ile burada ticareti yapılırmış. Burada türk tüccarlar tarafından satın alınan prinçler ince hasırdan örülmüş torbalar içinde Türkiye gemi ile getirilir ticaret yapılırdı..
 
Bu ticaret tüccarlara her iki yönden kazanç sağlıyordu.. Öncelikle türkiyede üretilip mısırda bulunmayan malların ticaretiden kâr ediyorlar, hemde geri dönüşte getirdikleri pirinçten para kazanıyorlardı.

Yine bu şekilde Dimyat'a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi, maalesef  Akdenizde Arap Korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar.
ve gemiye satmak için yüklediği mallarına el koymuşlar. Binbir zorluklarla  içinde Türkiye'ye dönen zavallı pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş.  Ve işyerini kapatıp İstanbul'dan kalkmış, memleketi olan Karaman'a gitmiş.
 
O sene tarlasından kalkan buğdayları da borçları karşılığında bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. Hanımı evde bulgur kalmadı bey deyince Adamcağız "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk"  diye kendi kendine söylenip durmaya başlamış. Zamanla tüccardan bu lafı duyanlarında tekrarı ile bu laf günümüzdede kullanılan bir deyim haline gelmiştir.
 Hazırlayan : Atsız ozan


İbrahim aldemir
Foyası Meydana Çıkmak..
12.03.2011 21:37:57

 

Foyası meydana çıktı.
 
Arkadaşlar, Kuyumcular ve takı işleri ile uğraşanlar bilirler, Yüzük küpe, kolye gibi takıların taşlı, kristalli süslemeleri olanlarının altında o kristali her baktığınızda değişik renk ve parlaklıkta görünmesini sağlayan, alt kısma uygulanan ve adı (foya) olan bir çeşit ayna benzeri boya sürülür ve taşı ondan sonra yapıştırılır. Böylece o taş farklı açılardan bakıldığında farklı renkte görülür.
Vakti zamanında şehri İstanbul da, kuyumcular çarşısına yeni bir kuyumcu gelmiş. Ve bir dükkan açmış.   Yüzükleri takıları normalin oldukça aşağısında bir fiyatla satmaya başlamış, diğer kuyumcular deyim yerindeyse sinek avlamaya başlamış,
 
sosyete güzellerinden bir taneside bir yüzük almış ama 4-5 sene kadar kendini koruması gereken foyanın kalitesis olması ve yetersiz işçilik yüzünden foya 3 ayda kendini bırakmış ve görüntüsünü bozmuş. Tabi kuyumcunun bu takıları nasıl böyle ucuza sattığı anlaşılmış.
 
Bunu gören müşteriler artık o kuyumcuya gitmez olmuş, müşterileri kesilmiş. Sosyete hanımefendi ve arkadaşı birlikte kuyumcular çarşısına alışverişe çıkmışlar, Çarşıya yeni gelen arkadaşı fiyatları görünce hemen o kuyumcuya yönelmiş ama sosyete kadın, dur kız gitme onun foyası çıktı. Demiş. Tabi oradan satılan tüm takıların foyası çıkınca herkes o kuyumcu için foyası çıktı diye dilden dile yayılmış.
 
Ta ki o zamanlardan bu yana hile yapanların, yalan söyleyenlerin, maksadını gizleyenlerin gerçek yüzleri ve hataları ortaya çıkınca foyası çıktı deyimi kullanılmaya başlamıştır..
 
Hazırlayan : Atsız Ozan


İbrahim aldemir
HANIM deyimi nereden gelir..
12.03.2011 15:32:13

Efendim türk toplumunda evli erkekler eşini tanıtırken "benim hanım..... diye takdim eder, yada  ona seslenirken, çoğu zaman ismiyle değilde hanıııım diye  bağırır. hiç düşündünüzmü bu deyim nereden gelir..

geçen gün bir paylaşım sitesinden gelen gönderiden yola çıkarak yaptığım araştırmada bu deyimin  hanlar hânı  moğol imparatorluğunun kurucusu CENGİZ hana kadar dayandığını gördüm..

Rivayet budurki, bir gün Cengiz Han, tüm hanlarını sarayına makamına toplamış, sağ yanına da güzeller güzeli (eşini ilk eşi Börte üjin) eşini oturtmuş, Cengiz Han hanlarına:
“Ben Hanlar Han’ı Cengiz Han, hepinizin hanıyım”, dedikten sonra eşini göstererek:
“Bu da benim HAN IM” demiş.

İşte erkeklerin “eşim” anlamına söyledikleri “hanım” kelimesi oradan geliyormuş… Ne kadar insanca değil mi? Kadının adı da var, yeri de, saygınlığı da,

işte dünyalara hükmetmemizi sağlayan, yüce yüce imparatorluklar kurabilmemizin mihenk taşı  türk aile yapısı ve Türk erkeklerinin eşlerine verdiği değer. özlediğimiz Türk ailesi tablosu.

EEE. bu vesileylede benim hanemin hanımınada saygılarımı sevgilerimi gönderiyorum..

Hazırlayan :Atsız ozan


 K. Adı
 Şifre
Üye olmak için tıklayınız
Şifremi Unuttum
saat
CANLIYAYINSAAT.jpg mir.gif  




































BAŞBAKAN ERDOĞANA YARGITAYI ŞİKÂYET ETTİ!.
OZAN MİZANİ /DERYA'DAN DAMLAYA ŞİİR KİTABI
Reklâm Yazarı Şair Hasan Sancak'tan Şok İddia ...
Necdet SEVİNÇ Hocamınızın vefatının 1.yılı
Üye olmadan mesaj panosunu görüntüleyemezsiniz