Yazar Hakkında

Prof.Dr.Nurullah Çetin

Şiirlerim - Makalelerim - Hikayelerim

Kutlu Dağ'ını veren Türk, iflah olmaz


“Kutlu Dağ”ını veren Türk, iflah olmaz


Osmanlı döneminde Türk tarihi, Türklerin Müslüman olmasıyla başlatılmış, İslam öncesi Türk tarihine pek fazla önem verilmemiş. Herhalde o dönem Türklüğünün Müslüman olmamasından dolayı redd-i miras edilmiş, yok sayılmış, miladımız Müslümanlıkla başlatılmış. Bu tavır, İslam’a da uygun bir yaklaşım değil. Zira Kur’an’da İslam öncesi ve İslam dışı kâfir ve müşrik kavimlerin hikâyelerine bolca yer verilmiş. Firavunlar, Nemrutlar anlatılmış. Biz İslam öncesi Türk tarihini öğrenmek ve öğretmekle Şamanist, Maniheist, Budist, paganist, dinsiz vs olacak değiliz. Ama o tarihsel süreç de bize aittir. İslam öncesi Türk tarihinden de öğreneceğimiz çok şey var. O döneme ait bazı millî değerleri günümüze uyarlayabilir ve işlevsel hale getirebiliriz.
Nitekim bir milletin tarihi bir bütündür, parçalanamaz. İslam öncesi Türk tarihi, edebiyatı, folklorü, bütün kültür ve medeniyet birikimi çok zengindir. Oldukça derinlikli, anlamlı, ince, estetik, felsefî ve edebî değeri olan evrensel nitelikli bir edebiyat birikimine sahiptir. Başta Orhun Abideleri olmak üzere pek çok eser, günümüz Türklüğüne ışık tutacak niteliktedir. İşte bunlardan biri “Kutlu Dağ” efsanesidir. Hadise şudur: Vaktin Uygur hükümdarı, oğlunu bir Çin prensesiyle evlendirmek istemiş. O zaman Uygur İli’nde Kutlu Dağ isminde büyük, kutlu bir kaya parçası varmış. Çinliler prensesi verme karşılığında Türklerden bu taşı isterler.
Uygur hükümdarı da kabul eder ve kızı alıp kayayı verir. Çinliler, büyük kayayı parçalayıp parça parça götürürler. Son parça gittikten sonra Uygur Türklerinin huzuru, refahı, birliği, düzeni kaybolmaya başlamış. Zira bu kaya, Türklerin birliğini, düzenini, refah ve mutluluğunu sağlayan bir tılsıma sahipmiş. Çinliler, bunun farkında oldukları için istemişler. Kutlu Dağ kayası gittikten sonra vatan, millete küser, sular çekilir, bet bereket kalkar, toprak çatlar, kuşlar ölür, ağaçlar kurur. Her taraftan, dağlardan bayırlardan, göklerden büyük bir kasırgayla korkunç bir “Göç!... Göç!...” sesi duyulur. Anlaşılır ki vatan milleti kovmaktadır.
Şimdi bu hikâye bir efsanedir, yani nesnel gerçekliği yoktur. Türk’ün sanatçı ve edebiyatçı muhayyilesinde ürettiği simgesel bir metindir. Bu hikâyeyle dolaylı olarak toplumsal, kültürel, siyasi bir kötüleşmeyi ve bozulmayı anlatmak istemiştir. Simgesel karşılıklarıyla bu efsane, bugün bizim durumumuza da uyarlanabilecek güncelliğini koruyan büyük bir edebiyat ürünüdür. Bunu güncel bağlamda yorumlayalım:
Kutlu Dağ adlı kaya, Türk milletini birlik ve düzenlik içinde tutan, refah veren, millet olarak var olmasını sağlayan kendine ait yerli ve millî değerlerinden oluşan özgün kimliğidir. İstiklâlci ruhudur, kendi kültürüdür, dilidir, gelenekleridir, millî hedefleridir, dinidir. Kutlu Dağ, Türk’ün millet olarak yaşama iradesini temsil eder. Çin prensesi ise, Türk milletinin gözünü boyayan, aldatan, kandıran, oyalayan, aklını çelen, kendi kimliğinden uzaklaşmasına sebep olan yabancı kültür değerleridir. Uygur Türklerinin Kutlu Dağ’ı vermesi, kendi millî kimliğinden vazgeçmesi, kendilik bilincini kendi eliyle emperyalist yabancı düşmanına teslim etmesidir. Çin de Türkleri emperyalist bir boyunduruk altında esir etmek, köleleştirmek, yok etmek isteyen düşman unsurları temsil eder. Uygur Türklerinin Kutlu Dağ’ı, düşmanları olan emperyalist yabancıya vermesi, bir bakıma kendine ihanetidir, kendi varlığını ve kendi kutsal değerlerini inkârıdır, reddetmesidir, yani mankurtlaşmasıdır. Vatan da kutsaldır. Vatan aynı zamanda ana simgesidir. Ana olan vatan, evladının kendi millî kimliğine ihanet etmesini, kendi olmaktan çıkmasını bir türlü affedememiştir ve çocukları olan Türk milletine küsmüş, ona nimetlerini esirgemiş, hatta açıkça kovmuştur.
Türk milletinin bugünkü halini simgesel manada anlatan bundan daha güzel bir edebî metin görmedim.
Biz de Osmanlı Türklüğü olarak özellikle Tanzimat’tan bu yana gafletimiz, cehaletimiz, mankurtluğumuz sonucu olarak, kendi Kutlu Dağ’ımızı kendi elimizle verdik. Bizim Kutlu Dağ’ımız yerli, millî, İslamî kutsallarımızdan oluşan millî kimliğimizdir. Çin’in karşılığı Avrupa’dır. Prensesin izdüşümü de Avrupa’nın göz boyayan ruh ve manadan yoksun salt maddi, teknolojik medeniyeti, modernizmi, israfa dayalı tüketimi, gayr-i meşru eğlence kültürü, fuhşu, siyaseti, dinsizliğidir.
Avrupa bizim Kutlu Dağ’ımızı almış, kendi prensesini bize vermiştir. Ondan bu yana da vatan anamız bize küsmüş, betini bereketini kesmiş. Sürekli gerilemişiz, dağılmışız, parçalanmışız, fakir düşmüşüz, huzurumuz kalmamış. Bu yüzdendir ki özellikle Tanzimat’tan sonraki süreçte vatanımız bizi “Göç!.. Göç!..” diye Balkanlardan kovdu, Orta Doğu’dan kovdu. Geldiğimiz noktada sıkıntılarla boğuşan, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir millet haline gelmişiz. Bu bir durum tespitidir. Kimse başını kuma gömmesin. Buna rağmen ümitsizlik içinde yok olup gitmeyi beklemeyeceğiz. Müslüman Türk, ümidini kaybederse imanını kaybetmiş demektir.
O halde yapılacak bellidir: Emperyalist Haçlı-Siyon Avrupa’nın, Amerika’nın, Komünist Rusya’nın, Çin’in, şunun bunun bizden çaldığı millî ve manevî değerlerimizden oluşan, dev bir kaya gibi bizi şahsiyetli bir efendi yapma tılsımına sahip olan Türk-İslam kültür ve medeniyet Kutlu Dağ’ımızı geri alacağız. Bize kakaladıkları yüzü güzel, kalbi kötülüklerle dolu, kokuşmuş modern uygarlık prenseslerini de geri vereceğiz. Zulme, sömürmeye, yıkmaya, bencilliğe, dünyacılığa dayalı salt materyalist Avrupa uygarlığı prensesi, Mehmet Akif’in tabiriyle
 “Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyet denilen kahpe, hakikat yüzsüz” dediği şeydir.
Avrupa’nın sefil aygır uygarlığını iade edip, kendi asil medeniyetimizi geri almadıkça vatan anamız bizi “Göç!.. Göç!...” diye Anadolu’dan da kovacaktır. Gidecek başka bir yerimiz kalmadı diyorsanız, Kutlu Dağ’ınızın peşine düşün.

http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12003893/