Yazar Hakkında

Prof.Dr.Nurullah Çetin

Şiirlerim - Makalelerim - Hikayelerim

TÜRK DOĞULUR DA, OLUNUR DA.

TÜRK DOĞULUR DA, OLUNUR DA.
Prof. Dr. Nurullah Çetin

Bugün ülkemizde en çok tartışılan konulardan biri, kavmiyetçilik-milliyetçilik meselesidir. Bu meseleyi bilmeyen ya da kendi siyasî amaçları için saptırarak, çarpıtarak yorumlayanlar, Türk milletinin kafasını karıştırmaya devam ediyorlar. Kavmiyet, doğuştan getirilen, kişinin iradesi dışında sahip olduğu, dolayısıyla bu özelliğiyle üstünlük davası yapamayacağı verili kimliğidir.
Milliyet ise bile isteye tercih edilen, iradî olarak benimsenen, hangi kavme mensup olursa olsun insanların içine dahil oldukları üst toplumsal yapının adıdır. Yani farklı kavimlerden de gelseler, geniş bir insan kitlesinin ortak sosyolojik, kültürel ve hukukî değerlerde buluştuğu uyumlu, anlaşmış, kaynaşmış, birlikte hareket etme şuuruna sahip toplumsal yapının adıdır.
Bu bağlamda ülkemizde insanlarımızın çok büyük bir bölümü Türk olarak doğmuş ve Türk olarak yaşamaktadır. Bir kısım vatandaşlarımız da farklı kavimlere yani etnik unsurlara mensup olsalar da zamanla aynı kültürü, aynı dili, aynı değerleri, aynı amacı paylaşarak Türk olmuşlar, Türklüğü millî bir kimlik olarak benimsemişlerdir.
Bu bakımdan “Türk doğan” ve “Türk olan” insanlarımız, ortak değerlerde buluşarak tek bir millet yani Türk milleti olmuşlardır. Birlikte yaşadığımız uzun tarihî tecrübe bu sonucu doğurdu. Tarihin tabiî akışı içinde milletleşme sürecimizi büyük ölçüde tamamlamışken, son dönemlerde Batı emperyalizmi, Türk millet birliğini çözüp dağıtmak, parçalayıp birbirine düşman haline getirmek için yoğun bir çaba sarfediyor.
Bu bağlamda bazı insanlarımıza sürekli etnik aidiyetlerini yani kavmiyet damarlarını hatırlatıp durarak onların kavmî kimliklerini Türk millet birliğine karşı kışkırtıyorlar ve ayrılıkçı Türk düşmanı haline getirmeye çalışıyorlar. Haçlı-Siyon tezgâhının bu projesini bugünlerde sözde İslamcı, liberal ve Kürtçü üçlüsü, ittifak halinde gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bu üçlü şer ittifakı, Türk millet birliğini bölüp paramparça edinceye kadar, emperyalizmin uygulama memuru olarak görevlerine sadakatla devam ediyorlar.
Bu fitneye karşı bugünlerde en çok, değişik etnik köken sahibi vatandaşlarımızın uyanık davranması, tepki koyması ve kavmî aidiyetlerini öne sürmeyip kendilerini “Türk milleti” olarak tanımlamaları, “biz Türk doğmasak bile Tük olduk” yani, “ne mutlu Türk’üm diyene” demeleri gerekir.
Böyle bir tavır sergilerlerse emperyalizmin bu coğrafyadaki oyunlarını bozmuş olacaklardır. Nitekim tarihimizde de Türk doğmayıp Türk olan pek çok örnek vardır. Ben sadece iki örnek vereceğim. Zira bu iki örnek, bugünün İslamcı geçinen siyasetçilerinin itiraz edemeyecekleri iki önemli kişi.
Bu iki Türk-İslam büyüğünü dinlerlerse liberallerin ve Kürt ırkçılarının dümen suyundan belki çıkabilirler. Ayrıca Amerika’nın, Avrupa’nın, İsrail’in ve bu üç haricî bedhâhın yerli işbirlikçisi olan kozmopolit, dinsiz ve milliyetsiz liberallerin ve PKK’lıların oyuncağı olmaktan kurtulmalarını umut ediyoruz.
Mehmet Akif, baba tarafından Arnavut’tur. Bunu kendisi de söylüyor. Arnavutluk onun kavmî kimliğidir. Ama o, hiçbir zaman Arnavut kavmiyetçiliği yapmadığı gibi, tam tersine Arnavutları daima Osmanlı Devleti’ne isyan ettiği, ayrı baş çektiği, kavmiyetçilik yaptığı için eleştirdi.
Akif, Türklüğü etnik bir yapı, bilinen manasıyla bir kavmiyet olarak görmedi. O Türklüğü bir çok etnik unsurun içinde yer aldığı sosyolojik, kültürel, hukukî manada bir üst toplumsal yapı yani milliyet olarak gördü. Dünya genelinde İslam milleti, siyasi, idarî, coğrafî sınırları belli olan Türkiye’de ise Türk millet birliği üzerinde durdu. Ayrıca kendisini “Türk” olarak tanımlamaktan da çekinmedi.
Arnavutluğundan yani kavmiyetinden ziyade, milliyetiyle yani Türklüğüyle övündü. Demek istediğimiz şu ki, etnik köken itibariyle Arnavut bile olsa bir insan, Türklüğü bir milliyet kimliği olarak benimseyebilir. Bunda gocunacak bir durum olmadığı gibi, birlik ve bütünlük sağlayan bir yaklaşım olduğu için şeref duyulacak bir durumdur. Yani Akif, Türk milliyetçiliğini ayaklar altına almadığı gibi, tam tersine “Türk eriyiz, silsilemiz kahraman” diye de Türk milliyetiyle övündü.
Akif’in Türklüğü etnik bir yapı değil, her kavimden insanın içine dahil olabileceği genel bir milliyet şemsiyesi olduğu gerçeğini vurgulu bir şekilde ortaya koyan çok soylu bir tavrı vardır. Onu aktaralım:
Yakın dostu Hasan Basri Çantay, onunla ilgili bir hatırasını şöyle nakleder:
“Evet, ona tam bir İslâm şairi diyebiliriz. Kuvvetli, imanlı, ateşli bir İslâm şairi, fakat Türk, daima başta kalmak şartıyla. Dört lisanı edebiyatıyla bilen Âkif, Türk olarak yazdı, Türk olarak düşündü, Türk olarak yaşadı ve nihayet Türk olarak öldü.
Âkif’in bir vakasını hatırlarım: İlk millî kaynaşma ve savaşlarda üstat Balıkesir’e gelmişti. Onun samimi arkadaşlarından biri Gönen’e teşkilât kurmaya gitmişti. Dönüşünde o arkadaş dedi ki: ....’ler (muhtemelen Rum çeteleri) Türklere cefa ediyorlar. Millî teşkilâtı boğmaya çalışıyorlar. Akif’in o zaman hiç düşünmeden, kükreyerek verdiği cevap şudur: “Orada bir Türk Ocağı açınız ve mücadele ediniz!” Akif’in beraberinde bulunan İstanbul’dan gelen bir kişi: “Üstat, sizi Türkçü görüyorum” demek istedi. Akif’in ağzından alev gibi şu kelimeler çıktı: “Ya ne zannediyorsun? Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem!”
Benzer bir yaklaşımı Abdülhakîm-i Arvasî sergilemiştir. Kendisinin etnik aidiyet bakımından Arap olduğunu söyleyen bu maneviyat adamı, Arapçılık yapmadığı gibi, Türklüğü millî bir kimlik olarak rahatça benimsediğini de ifade eder.
Eski Van milletvekili İbrahim Arvas, Tarihî Hakikatler (Ankara 1964) adlı eserinde meseleyi şöyle aktarır:
“Osmanlı’nın dağılma döneminde müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Hacc’a giden Seyyid Abdülhakim Arvasi (kuddise sirruh) Hazretlerine (Kendisi Necip Fazıl’ın üstadıdır ve hidayetine vesile olmuştur.) oranın ileri gelenleri kendisine medrese yaptırarak her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek Arabistan’da kalmasını istemişlerdi. “Osmanlı zaten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır.” denilince Abdülhakim Arvasi yerinden kalkmış: “Dünyada iki Türk kalsa biri benim!” diyerek meclisi terk etmiştir. Seyyid Ahmet Arvasi neden Türk milliyetçisi olduğu yönünde kendisine sorulan bir soruya cevap olarak şunu söyler:
“Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu aklım da bende olsaydı yine Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk milletinin de İslâm âleminin de mazlum milletlerin de kurtuluşu Türk milliyetçilerindedir, Türk – İslâm ülkücülerindedir."
"Ben bir Seyyid'im. Yani bu demektir ki (etnik olarak) Türk değilim. Ama yeryüzünde bütün Türkler silinse üç Türk kalsa biri ben olurdum. İki Türk kalsa gene biri ben olurdum. Son Türk kalsa da gene ben olurdum. Çünkü Türkler olmasa bugünkü manada İslamiyet olmazdı."
İşte Türklük böyle bir şeydir.
Türkiye’de Rumeli türkülerini okuyan sanatçı Arif Şentürk, Selim Efe Erdem’e verdiği, bir mülakatta babasının Arnavut, anasının Boşnak; ama kendisinin Türk olduğunu söyler ki, Türklük ve milliyet bilinci budur. Yani Türk doğulur da olunur da. Arif Şentürk’ün kendisine sorulan soru ve verdiği cevap şöyle:
“-Baba Arnavut İsa Bey, anneniz Boşnak Fikriye Hanım ve siz 1941 yılında Makedonya’da doğmuşken nasıl Türkiye’nin Arif Şentürk’ü oldunuz?
-Arif Şentürk: Asırlar önce Kuman Türkleri’nce kurulan Kumanova’da doğdum. Burada çok Bektaşi köyü vardır ve Türkçe dışında bir dil konuşulmaz. Babam Arnavut İsa da Bektaşi tekkesine bağlı bir Müslüman. Arnavut olduğu halde Şentürk soyadını almış çünkü Osmanlı dünyası onun içine işlemiş. 600 yıl boyunca burada Osmanlı egemenliği yaşanmış. Okul çağım gelince Makedon okulu yerine Türk okuluna kaydoldum.
Bunun üzerine babama ‘Sen ne zaman Türk oldun?’ diye soruyorlar. Babam ‘Ben doğuştan Türküm! Türk oğlu Türküm!’ diyor. Şentürk soyadımız da oradan geliyor. Bölge Balkan Savaşı ile 1912’de Osmanlı idaresinden çıktığı halde Kumanovalılara, Nebi amcama İstanbul’dan askerlik celbi geliyor. Önce Romanya’da Ruslara karşı, Ürdün’de de İngilizlere karşı savaşıyor, Mısır’da esir düşüyorlar. 50’li yıllara kadar Balkanlar’da bayağı borumuz öterdi, arkada paça bırakmazdık.
‘Türklerle şaka olmaz’ denirdi. II. Dünya Savaşı sonrasında komünist bir idare gelince Türk ve Müslümanlara karşı baskılar başladı. Oruç tutmak ve ibadet etmek yasaklandı. Askerde bile Müslüman askerlere domuz eti verilirdi. Babam da ‘Ben çocuklarıma domuz eti yedirmem’ diyerek 1956 yılında Türkiye’ye göç etti. İstanbul’da denizi ilk gördüğümde, 15 yaşımdaydım. Hala Kumanova’ya giderim. Orada az sayıda kalan Müslümanlar ‘Madem Osmanlı toprağıydı, bizi niçin burada bırakıp gittiniz?’ diye isyan ediyor. Ama 11 Haziran’da buraya gelişimin 47’inci yılı doldu ve ‘İyi ki gelmişiz’ diyorum.”
Bir başka örnek de şu:
31 Mayıs 2013 İstanbul Gezi Parkı olaylarında Lobna Allami adlı bir kız yaralanır. Ayşe Arman, Hürriyet gazetesinde bu kızın kardeşi Fatin Allami ile bir mülakat yapar. Mülakat şöyle devam eder:
“Filistin asıllı mısınız?
- Alakası yok, biz Türk’üz. Babamız Ürdünlü, annemiz Türk. Hikâye şöyle aslında: Anneannem, Eminönülü Fatma Gülfidanağa. 14 yaşında babasıyla Filistin’e gidiyor. Babası Osmanlı valisi. O yıllarda Filistin de
Osmanlı toprağı. Babası hastalanıp, ölüyor. Anneannem de orada kalıyor. Çerkez dedemle evleniyor, çocukları oluyor. 1948’de mültecilerle Ürdün’e göç ediyorlar. Seneler sonra anneannem, tekrar yurda döndü ve burada öldü, mezarı bile bu topraklarda. Basbayağı Türk’üz!
Annen peki?
-Ürdün’de babamla evleniyor. Boşandıktan sonra da, ablamla beni yanına alıp, Türkiye’ye dönüyor.
Fatin Allami
Ne zaman geldiniz?
- Ben 12’ydim Lobna 14.
Hiç yabancılık çektiniz mi?
-Ne alakası var. Biz ‘yabancı’ değiliz. Arapça biliyoruz ama rüyalarımızı Türkçe görüyoruz. Kendi aramızda Türkçe konuşuyoruz. Sevgililerimiz Türk. Zeytinyağlı severiz. Sabahları Ezine peynir yeriz. Kekikli zeytinyağına ekmek banarız. Lobna’ya “Turist” dediler. “Yabancı” dediler. Neden öyle yaptılar bilmiyorum, o zaman kafasına yediği kapsülün haklı bir gerekçesi mi olacaktı yani…”
Şu örneklere de bakalım. Ermeni fotoğraf sanatçısı Ara Güler, bir gazeteye verdiği beyanatta, “Hepsinin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu memlekette yaşayanlar, kökenleri ne olursa olsun Türk’tür. Türkiye vatanlarıdır” diye konuştu.
Ermeni asıllı Avukat Keğam Karabetyan da şöyle der: “Ben de Türkiye Ermenisi olmaktan gurur duyuyorum. Ulu önder Atatürk’ün bizlere bıraktığı bu güzel topraklarda Türk milletinin birlik ve beraberliğini yürekten savunan bir Türk vatandaşıyım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üyesi ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ denmesinin ayrıma neden olduğunu söylüyor, ama ben ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ demekte ısrarlıyım” dedi.”
Bir Rum kızı Nilgün Belgün de şöyle diyor: “Çoçukluğum Büyükada'da geçti. Ben Rum kızıyım. Çocukken "Türküm, doğruyum" andını söylerdik okullarda, severek isteyerek. Bundan hiç gocunmadık, ayrımcılık olarak görmedik. Çünkü buradaki "Türklük" kavramı bu ülkede yaşayan tüm kimlikleri kapsıyordu. Bu Cumhuriyet sayesinde bizlere emanet edilen, bu güzel ülkeyi vatanımız olarak gördük, ekmeğini yedik, suyunu içtik. Son zamanlara kadar da severek yaşadık, huzurla. Hain olanlar, nankörlük ruhunu barındıran, insanlıktan nasibini almamış olanlardır. Ama son zamanlarda çıkarılan fitne tohumları, ayrımcılıklar, acılar, haksızlıklar yüzümüzü güldürmez oldu. Huzurumuz kalmadı. Bu yüzden komedi yapıp insanları güldürmeye çalışıyorum...”
Haçlı-Siyon emperyalizminin sunî biçimde önümüze başlıca sorun olarak koyduğu meselenin çözümü, öncelikle Türkiye’de herkesin “hepimiz Türk’üz” diye haykırmasında yatıyor. Yani çözüm, bütün farklı etnik köken sahiplerinin tam bir Türk millet birliği şuurunu içselleştirmesinden geçiyor. Yani ya milliyetçilik yapıp “hepimiz Türk’üz” diyeceğiz ve Haçlı-Siyon emperyalizmine bu coğrafyada ekmek yedirmeyeceğiz; ya da kavmiyetçilik yapıp “Kürd’üm”, “Arnavud’um”, “Çerkez’im”, “şuyum buyum” diye diye emperyalizme kolayca yem olacağız.
İngiliz ajanı Lawrence’in şu sözünü de bugünler için dikkate alalım: "Türkiye'yi bölüp parçalamak için taşla, tüfekle savaş yapan ordusuna DİN DÜŞMANI; ülkesini sevenlere ise TÜRKÇÜ, IRKÇI, KAFATASÇI diyeceksiniz. Aksi takdirde Türkleri yenemezsiniz.."
Boşnaklar da kendilerini Türk kabul ederler. Hatta bütün Balkanlarda yaşayan Müslümanlar kendilerini Türk olarak nitelendirir. Yani oralarda Türklükle Müslümanlık eşdeğerdedir. Nitekim eski bir Boşnakça ilmihalde şöyle bir bölüm var:
“-Ne zamandan beri Türk’sün?
-Kâlû belâdan beri..."
Yani “doğmadan önce ruhlar âleminden beri Türk’üm yani Müslümanım” diyor.