Yazar Hakkında

Prof.Dr.Nurullah Çetin

Şiirlerim - Makalelerim - Hikayelerim

Necip Fazıl'dan Türklük Dersi

Necip Fazıl'dan Türklük dersi

Son zamanlarda "Yeni Türkiye!"yi kuracak "yeni anayasa" yangından mal kaçırma gayretleri hızlandı. Amerika, Avrupa ve içerdeki Türk düşmanı çevrelerin niyet, tasarı ve projeleri sonucu mevcut anayasamızdan Türkiye'de yaşayan bütün vatandaşların ortak millet adı olan "Türk milleti" kavramı, devletimizin millî Türk devlet yapısı, mevcut bayrağımız, İstiklal Marşımız, başkentimiz ve bu devleti kanla, irfanla kuran son bağbuğumuz Atatürk ve diğer Türklükle ilgili değer, motif ve kavramların çıkarılması gayretleri devam ediyor. Bununla amaçladıkları şey, bölücülük ve parçalayıcılık yaparak tek milletten ikinci bir millet çıkarmak, ortak iletişim sistemimiz olan resmî ve eğitim dilimiz olan Türkçe'nin yanında başka bir dil ikame etmek, devletimize ve vatanımıza ikinci bir ortak ihdas etmek ve emperyalizmin emelleri doğrultusunda bu coğrafyada güçlü bir millî Türk devlet ve millet varlığına son vermektir. Asıl amaç budur ve bu emperyalist projeyi anayasal bir zeminde yasal olarak da tescillemek istiyorlar. Yeni anayasa yapma gayretlerinin temelinde bu gizli niyet ve emel yatıyor. Bu, bir Türk'ü tasfiye projesidir. 
Bu çalışmaların öncülüğünü de Necip Fazıl'ın öğrencisi olduklarını, onun mektebinden yetiştiklerini söyleyen ama ne hikmetse son yıllarda milliyetlerinden vazgeçmiş olan arkadaşlar yapıyor. Bu yazımızda bu arkadaşları ben değil; üstad olarak gördükleri, kendisinden şiir filan okudukları Necip Fazıl uyaracak. Benim sözümü dinlemezler, ama herhalde ve belki üstadlarına kulak verirler de intibaha gelirler. 
Bu arkadaşlar, konuşma ve yazılarında "Türk" dememek için bin türlü manevra çeviriyorlar, ıkınıyorlar sıkınıyorlar. Zira bu arkadaşlara, yol arkadaşı edindikleri İslamcı görünümlü, gizli PKK sempatizanı, Türk düşmanı Kürt ırkçısı dostları, "Türk" demenin ırkçılık, "Kürt" demenin demokrasi olduğunu öğretmiş. Günaha girmemek ve demokrat hem de ileri demokrat olmak için bu arkadaşlar, hiç "Türk" demiyorlar, Türklüklerini adeta gizliyorlar. Şimdilik milliyetleri yok, boşluktalar. Soyut ve ne idüğü belirsiz anlamda "milletimiz" falan diyorlar ama bu, ne milletidir belli değil. 
Türk milliyetini benimsemiş, Türk milletine mensubiyeti sosyolojik, hukuki ve kültürel olarak kabul etmiş Kürt kavminden olan vatandaşlarımıza bir diyeceğim yok. Onlara karşı da değilim. Benim burada söylemek istediğim, bütün vatandaşları kucaklayıcı, kapsayıcı bir milliyet kimliği olan Türklüğü reddedip, yok sayıp, öteleyip, unutturup, anayasadan da silip, bir kavmiyet kimliği olan Kürtlüğü ön plana çıkarmanın, sürekli bu kimliğe dayalı etnik siyaset yapmanın bölücülük, ayrımcılık olduğunu ifade etmektir. Türkiye'de Kürt, Arap, Çerkez vs özellikleri, doğuştan getirilen biyolojik ve kavmî aidiyetlerdir ve özeldir. Türklük ise bütün bu farklı etnik köken sahibi vatandaşların genel, sosyolojik, hukuki ve kültürel olarak ortak resmî millet adıdır. Dolayısıyla bir Kürt vatandaş, "Kürt kavmindenim, Türk milletindenim, İslam ümmetindenim" diyebilir. Toplumsal barış ve huzur için böyle de demelidir. Bu işin çözümü de budur. Yoksa bir kavimden ikinci bir millet üretmek değildir.  İşte Türk olup da Türklüklerinden utanan ve şimdilik milliyetsiz bir şekilde arafta kalan siyasetçi, yazar, kanaat önderi olan arkadaşlara Necip Fazıl'dan bazı cümleler vereceğiz. Bu cümleler, belki akıllarını başlarına getirir de anayasamızdan Türk kavramını ve Türk millî devlet unsurlarını çıkarmaktan vazgeçerler diye umuyoruz. 
Necip Fazıl, Sahte Kahramanlar kitabında Mithat Paşa'yı eleştirirken bir yerde şöyle diyor: 
"(Mithat Paşa) o kadar Hristiyan dostu ve İslam düşmanı ki, askerî mekteplere gayr-i müslimlerden (Müslüman olmayanlardan) talebe almayı reddetti diye padişaha (II. Abdülhamid) sen Kanûn-ı Esâsiye (Anayasaya) zıt hareket ediyorsun diye çıkışmıştır. Bugün, hergün hiçbir milletin harbiyesine (Harb okuluna) ekalliyetten (azınlıklardan) adam alınmaz! Türk'ün din ve milliyet bütünlüğü böyle gerektirir." (İst., 1996, s.78) 
Bugünkü Amerika ve Avrupa Birliği vesayetinde ülke yöneten Müslümancı arkadaşlar, üstadları Necip Fazıl'ın bu millî hassasiyetinin zerresini taşımıyorlar. Yazık! 
Necip Fazıl haklı olarak, insanların farklı ırklara mensup olarak doğmaları onların suçu değildir, Allah öyle takdir etmiştir, biz de onları öylece kabul ederiz, inkâr etmeyiz, diyor ve şöyle devam ediyor: 
"Bizim anladığımız milliyetçilikte ruhî muhteva (içerik) esastır; ondan sonra ona bağlı millî tecelliler ve tahassüsler, bizim milliyetçiliğimizin tablosunu çizer. Namık Kemal Arnavuttur. Ama ırk meselesi, şuradan doğabilir ki Arnavudu, Çerkezi, Kürdü, hepsi Müslüman olarak nazarımızda müsaviyken (eşitken), bunlar kendilerini İslamî ölçü dışı bir nisbetle bizden koparıp da infirada, ayrılmaya doğru giderlerse o zaman her birinin, Arnavutluğu, Çerkezliği, Kürtlüğü ayrıca kabahat olur. İşte o zaman Türklük girer araya. Ve dine hizmet noktasında nefsine imtiyaz arayabilir. Biz buna kabahat demeyiz o takdirde… Nitekim Akif de Arnavuttur ama ciddi bir Müslüman ve Türk'tür nazarımızda… " (Sahte Kahramanlar, İst, 1996, s.89) 
Demek ki Akif'in kavmî aidiyet bakımından Arnavut olması, onun milliyet bakımından Türk olmasına mani değilmiş. Ama bu arkadaşlar, sürekli 36 kavim adı sayarak, bu kavim mensuplarını Türk milleti kavramı altında birleştirmeyi düşünmedikleri gibi, sürekli onları kavim kimliği etrafında kemikleştirmeye, kavmî kimliklerini kutsallaştırarak, bu kimliğe hukuki, yasal, kurumsal yapı kazandırarak Türk millet birliğini bölüp parçalamaya çalışıyorlar. 
Necip Fazıl'ın öğrencisi olduğunu iddia eden bu arkadaşlar, Necip Fazıl'ın: "Nitekim Akif de Arnavuttur ama ciddi bir Müslüman ve Türk'tür nazarımızda…" sözünü bugüne uyarlayarak şu şekilde kullanma basiretini gösteremiyorlar maalesef: "Nitekim bazı vatandaşlarımız Kürttür ama ciddi bir Müslüman ve Türk'tür nazarımızda…" Böyle deseler, o zaman Türkiye devleti sınırları içinde Türk millet birliğinden koparılarak ayrı bir millet oluşturmak için bu kadar yasal ve kurumsal bir gayretin içinde olmazlardı. 
Necip Fazıl milliyeti sosyolojik, kültürel ve hukuki anlamda ortak kimlik, kavmiyeti de biyolojik bir kavram olarak alıyor. Bu doğrultuda "Millet" terimini şöyle tanımlıyor: 
"Millet demek, şuur ve dünya görüşüne mâlik (sahip), bir devlet manzûmesi (sistemi) şeklinde billurlaşmış (volks) halk demektir. Millet halk ve ruhî muhteva eseridir. Yoksa bir tabiat mut'ası (verisi) değildir." (Sahte Kahramanlar, İst, 1996, s.295) 
Şu halde şuur ve dünya görüşünden maksat, ortak kültürel, sosyolojik ve hukuki değerlerdir. Hangi etnik kökene mensup olursa olsun, bu değerler etrafında toplanmış halk, aynı devlet sistemi içinde yer alırsa ona millet deniyor. Tabiat mutası dediği şey de insanın doğuştan getirdiği verili kimliği olan ırkî, kavmî aidiyetidir. Yani kavim ayrı, millet ayrıdır. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti manzumesi içinde billurlaşmış olan halkımız, millî ve dinî değerlere bağlı ortak bir dünya görüşüne malik bir halktır. Bu halkın adı da "Türk milleti"dir. 
Necip Fazıl, bu tanımındaki "ruhî muhteva" tabirini de kitabının başka bir yerinde şöyle açıklıyor: "Milliyetçilik, ruhî muhtevanın yani inanılan şeyler mecmûunun (toplamının), bilhassa dinin, o milletin hususiyetlerine serptiği renkler ve çizgilerden meydana gelme duygu." (A.g.e., s.87) 
Türk milletinin millî kültürü de geneli itibariyle İslam tarafından şekillendirilmiş olan bir kültürdür. Yani Türk milletini millet yapan, onun sosyolojik, kültürel ve hukuki boyutlarını şekillendiren ana kaynak İslamiyet'tir. Türk milliyetinin ruhu İslamiyet'tir. Bu yüzdendir ki Batılılar, yüzyıllarca bütün Müslümanlara "Türk" diyordu. Batılı kaynaklar, bunun misalleriyle doludur. Nitekim Necip Fazıl, bu meseleyi şöyle pekiştiriyor: 
 "Şimdi milliyetçilik… İslam'da milliyetçilik kovulan, terk edilen bir müessese değildir. "Kişi kavmini sevmekle levm olunamaz" yani ayıplanmaz. Kişi kavmini sevmekle ayıplanmaz, sevebilir, demin de dokunmuştum. Fakat burada kavim, metbû (kendisine tabi olunan, uyulan esas) değil, tâbidir (uyandır). Yani bağlıdır. Ruha bağlıdır, ana davaya bağlıdır. Onun içinde kavim sevgisi mübarek bir sevgidir. Ve onun ekolü mübarek bir ekoldür. Şöyle ki: Ana gayenin renklerini, çizgilerini, pırıltılarını, eksiksiz belirtme davasındaki bir kaptır, bir şişe… Bizim son zamanlardaki milliyetçilik anlayışımız, renkler senfonisi manzumesi olan bir tavus kuşunun renkleri dururken çıktığı kabukları aramaya benziyor. Tavus kuşunun dışının çıktığı kabuğu düşünün, kim sorar tavus kuşuna, kabuğun nereden, hangi kabuktan çıktın diye? Dava tavus kuşunun o renklere malik olmasıdır. Onun için bizim milliyetçiliğimizde gaye İslamiyet'in her çizgisini en iyi aksettiren böyle kuyumcu aletiyle kesen, biçen, o pırıltıyı en nefis veren saf bir kavim olmak ve duyguların mizacında toplanmış bir milliyetçilik fikrine bağlanmaktan ibarettir. İyice bilmek lazımdır ki eğer gaye Türklükse Türk, Müslüman oldukça Türk'tür." (A.g.e., s.311, 312) 
Demek ki ruhu, özü, kültürel, sosyolojik ve hukuki yapısı İslamiyet tarafından şekillendirilmiş olan bir milliyet var ve bu milliyetin ve doğal olarak milletin adı da "Türk milleti"dir. Nitekim Necip Fazıl, bütün yazı ve konuşmalarında "Türkiyelilik" gibi "Türk" kelimesini dışlayan, yok sayan, reddeden bir tavır içinde olmadığı gibi; tam tersine hep "Türk milleti" demiştir. Buna bazı örnekler verelim. 
"Vakıaya uygun tek taraf, med halinde kabaran, bir deniz gibi kabaran ve artık tahammülünün son haddine gelmiş bulunan Türk milletine karşı, umumi sorumlular çerçevesi içindeki unsurların birbirini göstermeye başlamış olmasıdır." ("Yarık" adlı makalesi, 24.2.1967) 
"Türk'ün ruhuna musallat mana barbarları, Allah ve Resulünün düşmanlarıdır." (Çerçeve 4, İst. 1996, s.83) 
"Nihayet Şeriatın kestiği parmak acımaz diyen de Türk milletidir." ("Adalet" adlı makalesi, 17.12.1977) 
"Emevî ve Abbasiler boyunca büyük İslamî Arap İmparatorluğundan sonra Müslüman toplumlardan hiçbiri, sadece Türk müstesna, devlet kurabilmek takatine ulaşamamıştır. "Devlet-i ebed-müddet" tabiriyle çerçevelenen bu takat ise Türk'te 17. asra kadar sürmüş ve ondan sonra kendisini hazin bir müdafaaya çekmiştir." (Rapor 10/13, İst. 1993, s.40) 
"Mutlaka Üniversitelerimize ve güzel sanatlar muhitlerine Türk ruhunu dikmek ve bu muazzam davanın usul ve esasını çerçeveleyebilmek.." (Rapor 10/13, İst. 1993, s.70) 
"Beyanname" adlı bir hicvinde Necip Fazıl daha açık konuşuyor. Şöyle diyor: 
"Türk'e karşı Kürt, Moskof, / Mişon, Vasil ve Dikran. / Bir çözülüş, bir kopuş / Cinnet üstü bir buhran." (Rapor 10/13, İst. 1993, s.185) 
"Biz gerçek Türk varlığının, Türk tarihinin, Türk ruhunun son ihtiyat akçasıyız! Bu akça da sokağa atıldı mı, paydos!" (Çerçeve 3, İst. 1991, s.27) 
"Vatanı bir uçtan öbür uca saf Türk unsurundan ibaret kılacak ve bütün bu noktalar arasında senfonik bir mimarî ahengi kuracaksınız!" (Çerçeve 3, İst. 1991, s.206) 
Son olarak bu meseleyi Necip Fazıl'ın şu hassasiyetine bağlayarak bitirelim. Şöyle diyor Necip Fazıl: "Türk topraklarından birer Kürdistan ve Ermenistan payı çıkarılması için Amerikalı ve İngilizlerin hatta Rusların bile  mutabık göründüğü bir hengâmede şu kontr gerilla çekişmesi evet hâlâ kurtulamadığımız ufaklık ve pestpâyelik felâketinin ne hazin tecellisi.." ("Kontrgerilla Hikâyesi" adlı makalesi, 7.2.1978) 
Demek ki Türk'ü ve Türklüğe ait her şeyi anayasadan ve diğer kurumlardan çıkarmanın, millî Türk devletini tasfiye etmenin amacı, Sevr planının esasını teşkil eden Türk topraklarından Kürdistan ve Ermenistan çıkarma işiymiş. Bu iş de hep bizim de söylediğimiz gibi Amerikalı ve İngiliz hatta Rus işiymiş. 
Necip Fazıl, günümüz Türkiye'sini okuyan bir ferasetle diyor ki: "Tarihimizin hiçbir devrinde Türk vatanının ufukları, hiçbir güneşin delemeyeceği şekilde bu kadar yoğun bir karanlığa gömülmemiştir." (Millî Felaket" adlı makalesi, 3.3.1978) 
Türk milleti! Aklını başına al ve bu yoğun karanlığı darmadağın ederek yoluna devam et!