Yazar Hakkında

Prof.Dr.Nurullah Çetin

Şiirlerim - Makalelerim - Hikayelerim

Amerikan Mandacılığı Zilletine İsyan

Amerikan Mandacılığı zilletine isyan

“Manda” kavramı, 1914’te başlayan Birinci Dünya Paylaşım Savaşı sonrasında ortaya çıktı. Manda, “görev ve yetki” manasına gelen Fransızca bir kelimedir. 1919 yılında emperyalist Haçlı eşkıya devletleri Paris’te Barış Konferansı adı altında yağma ve talanı paylaşma barışını sağlamak üzere toplanmış ve kolayca sömürülecek ve paylaşılacak yani yağmalanacak olan Osmanlı Devleti ve Avrupa dışında kalan bazı ülkeler, az gelişmiş, güçsüz ve zayıf olarak telakki edilmiş.
Bunların kendi kendilerini yönetemeyeceklerine karar verilmiş, gelişip ilerleyerek bağımsız bir devlet oluncaya kadar Milletler Cemiyeti yani bugünkü Birleşmiş Milletler adına bazı doymak bilmez iştah sahibi iri devletlere bu zayıf devletleri yönetme yetkisi verilmiş. Güya bu yöntem, dünya kamuoyunda tepki çeken doğrudan doğruya ülkeleri paylaşmaya dayanan geleneksel sömürgeciliği tasfiyeye yönelik bir projeymiş. Yani aslında emperyalist sömürge sistemi, şekil değiştirmiş. Projenin asıl sahibi Amerika’dır. 28 Haziran 1919’da imzalanıp Milletler Cemiyeti Sözleşmesinin 22. maddesinde resmen tanımlayıp kayda geçirmişler.
Buna göre A, B ve C olmak üzere 3 sınıf manda sistemi belirlenmiş. Osmanlı Devleti toprakları parçalanarak A sınıfı manda sistemine sokulmuş. Mesela Irak ve Filistin İngiltere mandasına, Suriye de Fransa mandasına verilmiş.
Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti bünyesindeki bazı aciz, korkak, özgüven yoksunu ya da hain olmak üzere bazı karanlık aydınlar da kurtuluşumuz için manda sistemini önerdiler. Yani köpekten kaçarken kurda sığınmak gibi bir şey.
Amerikan mandasını savunanların, Amerika’nın himayesini istemelerinin sebepleri ve gerekçeleri ana hatlarıyla maddeler halinde şöyleydi:
1– Toprak bütünlüğü kaygısı:
İngiltere ve Fransa gibi Avrupa devletleri bizim vatanımızı parçalayıp paylaşma amacındadır ama Amerika bizim toprak bütünlüğümüzü korumayı vaad ediyor. Bunun tamamen ham bir hayal ya da bir oyun ve tezgâh olduğu gün gibi ortadadır. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’yi bölüp parçalama işinin öncüsü Amerika’dır. Bölücü PKK’ya en büyük destek Amerika’dandır. Amerika sadece PKK’ya değil aynı zamanda Türk düşmanı Ermenici örgütlere ve diğer bölücü unsurlara da en büyük desteği veren devletimsi korsan bir yapıdır. Dolayısıyla Millî Mücadele yıllarımızda da, şimdi de Amerika’nın vatanımızın birlik ve bütünlüğünü taahhüd ettiği tezi tamamen işlevsiz, anlamsız, boş bir hayaldir.
2– Geri kalmışlık ve
yoksulluk kaygısı:
Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin 500 milyon lira borcu var, her anlamda geri kalmış durumdayız, Amerika bize para, bilim ve teknoloji yardımıyla gelişmemize, ilerlememize, kalkınmamıza yardım edecektir. Bu gerekçe de asılsız, içi boş ve tamamen kafesleme oyunudur. Nitekim Atatürk’ten sonraki süreçte dolaylı olarak içine girdiğimiz Amerikan mandacılığı sisteminde bugün geldiğimiz noktada Amerika’nın bizim ne malî vaziyetimizi düzeltmemizde ne bilim ve teknoloji transferinde bize hiçbir katkısı olmadığı gibi; bizi her anlamda tam bir yağma, talan ve sömürge kıskacına almıştır. Amerika bizim borcumuzu ödemediği gibi; biz ona yüklü miktarda borçlanmışız. Amerika bize bilim ve teknoloji vermediği gibi kendi irade ve imkânlarımızla geliştirdiğimiz bilim ve teknoloji hamlelerimize ket vurmuş, engellemiş hatta yok etmiştir.
Vasıf Bey diye iradesiz, özgüven yoksunu, aciz bir kişi Sivas Kongresi’ndeki konuşmasında mandacılık fikrini savunan şu görüşü dile getirdi: “Manda’nın isminden korkmayalım, isterseniz buna ‘müzaheret’ diyelim. [...] Büyük bir harpten mağlup çıktık. Bütün memleket perişan vaziyettedir. Beşyüz milyon lira borcumuz var. Bunu ne ile, nasıl ödeyeceğiz? Gelirimiz bu borcun faizine bile yetmez. Tamamiyle müstakil yaşamaya, malî vaziyetimiz müsait değildir. Şimdi istiklalimizi kurtarsak bile, olduğumuz yerde sayarak bir adım ilerleyemez ve günün birinde, bizden kuvvetli olanların hükmü altına girmeye, ister istemez mecbur oluruz. İşte bu sebeplerden dolayı, İngiltere’yi kendimize ebedî düşman ve Amerika’yı şerrin ehveni saymalıyız.” (Rauf Orbay, Hatıralar, hzl. Cemal Kutay, III, s. 268–270.)
Halide Edip de Amerikan mandacılığını şöyle savundu: “[...] Milletin refah ve gelişmesini temin, halkı, köyleri, sıhhati ve zihniyetiyle asrî bir halk haline koyabilecek bir hükûmet nazariyesine ve tatbikatına ihtiyacımız var. Bunda lazım gelen para, ihtisas ve kudrete sahip değiliz. [...] Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kudretli asrî bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor. Onbeş yirmi sene zahmet çektikten sonra, yeni bir Türkiye ve her ferdi, tahsili, zihniyeti ile hakiki istiklali kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi ancak Yeni Dünyanın kabiliyeti vücuda getirebilir.” “Harici rekabetleri ve kuvvetleri memleketimizden defedebilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan kuvvetli bir elde bulabiliriz.”
İşgal, mütareke ve Millî Mücadele yıllarımızda bugün olduğu gibi bazı vatandaşlarımız, kurtuluş çaresini Amerika’nın insafına sığınmakta görüyordu. Ama biri vardı ki, istiklalci Türk ruhunun ete kemiğe bürünmüş bir simgesi olan Mustafa Kemal Paşa, üçüncü seçenek olan her türlü mandayı reddederek Türk milletinin önüne sadece iki seçenek sunuyordu: “Ya istiklal ya ölüm.” En şerefli, en haysiyetli ve en şahsiyetli Müslüman Türk tavrı buydu.

 Bağlantı adresi ;

http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel%2C12010102%2Famerikan-mandaciligi-zilletine-isyan%2Fprof-dr-nurullah-cetin